ŞUAYİP ÖZCAN ÖĞRETMEN MAAŞLARINI BİZE YORUMLADI

  • Giriş : 24.11.2006 / 00:00:00
  • Güncelleme : 18.05.2007 / 15:57:12

Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Sayın Şuayip Özcan ile röportajımız ilginizi çekecek türden.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Öğretmenlerin maaşlarının azlığından yakınan Özcan, Nobel Ödülü alan Orhan Pamuk’a göndermede bulunarak “Bu ödül Orhan Pamuk’a kendi milletine küfrettiği ve hakir gördüğü için verilmiş bir ödüldür.” dedi. Başörtüsü sorununu çözmek için hiç kimsenin samimi davranmadığını anlatan Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Sayın Özcan bu konuda hükümetlerin çalışma yapmadığını savundu.

Röportaj: Aktüel Yayın Grubu Ankara Temsilcisi İrfan Karabulut

— Siz bir eğitimci ve aynı zamanda bir sendikacısınız. Sendikacılıkta eğitimi birinci sıraya alıyorsunuz. Türk Eğitim –Sen’in olmazsa olmazları nelerdir?

34 yılını eğitime vermiş birisi olarak eğitimin içinden gelen bir insanım. Yaklaşık 15 yıllık sendikacılık hayatım var. Türk Eğitim-Sen’in kurucu genel başkanıyım. O şekilde çalışmalarıma devam ediyorum. Eğitimimizin olmazsa olmazları var. Mesela sınav sorunu... Sınav problemini çözmediğimiz müddetçe eğitim ve eğitimcinin kaliteyi yakalaması mümkün olamaz. -Niçin mümkün olmaz?- Çünkü sınav problemini çözüp gayri safi milli hâsılamızdan ve bütçeden yeterli kaynağı eğitime ayıramazsak eğitimci hak ettiği ücreti alamayacağı için kendisini ve geçimini sağlayabilmek için başka alanlarda iştigal edecektir. Bundan dolayı da yeteri kadar kendisini eğitime veremeyecektir.

---BİR KİŞİLİK AİLENİN GEÇİMİYLE DÖRT KİŞİLİK AİLENİN GEÇİMİ DE FARKLI---

— Peki, eğitimciye ne kadar ücret verilmeli?

Gelişmiş ülkeler seviyesine baktığımız zaman eğitimcinin yıllık almış olduğu ücret 35 bin–50 bin dolar arasında değişiyor. Bizde ise bu rakam 5–6 bin dolar seviyelerinde seyrediyor. Tabi bizim ülkemizin şartları göze alındığında bunu 35 bin–50 bin dolar olmasa da en azından bugün tespit edilen yaşam standardının altına düşürmememiz gerekiyor. Bu yaşam standartları ise üç aşağı beş yukarı gerek devletin yaptırmış olduğu araştırmalarda, gerekse sivil toplum kuruluşlarının yapmış olduğu araştırmalarda ortaya çıkıyor. Bu nüfus oranına göre de değişiyor. Bir kişilik ailenin geçimiyle dört kişilik ailenin geçimi de farklı.

Yani en azından bu düzenleme aileye göre yapılmasa bile eğitimcilerin “tatile gidebileceği, ayda bir de olsa dışarıda yemek yiyebileceği veya kendisini yetiştirebilmesi için teknolojiyi yakından takip edebileceği bir bilgisayar alabilmesi, internete bağlanabilmesi ve ücretini ödeyecek gücü kendinde bulması veya çıkan yayınları yakinen takip edebilmek için ilgisini çeken yayınları alabilecek” bir güce erişmesi gerekir.

---OKULLARIN GÜZELLEŞTİRİLMESİ GEREKLİDİR---

Eğitimcilerin eğitimdeki yeni sistemlere, ertesi yıl başlayacak eğitim-öğretime uyum sağlayabilmesi için en azından bir ay ya da 15 gün olsun kafasını rahat bir şekilde dinlenmesi ve yeni yıla sağlıklı düşünür bir vaziyette girmesi gerekir. Eğitim-öğretim gösterilen yerler bakımından da meseleye farklı bakmamız gerekiyor. Örneğin; “Eğitim yeri olarak kullanılan mekânların fiziki durumlarının kullanılabilir hale gelmesi için finans sağlanması gerekir.” Kütüphanelerimizin, spor salonlarımızın muntazam şekilde tahsis edilmesi gerekiyor. Sendika olarak başka bir arzumuz eğitimcilerimizin iyi eğitilmesinden yana. Gelişen çağımızda teknoloji ve iletişim oldukça hızlı ilerliyor, bu gelişmeler böyle hızlı olunca bunların takibi de zorlaşıyor. Üniversitede aldığınız bilgiler azami 3 yıl kadar götürülebiliyor. 3 yıl sonra bu bilgilerin artık yetersiz kaldığı görülüyor. Bu nedenle bilgileri hep yenilemeniz gerekiyor. Hatta bu yenilemeyi ömür boyu yapmanız lazım. Yoksa üniversiteden mezun olduktan sonraki elde ettiğiniz bilgilerle 30 yıllık meslek hayatınızı emekli olana kadar bu şekilde devam ettirmeye kalkışırsanız kendinizi kandırırsınız. Bu şekilde hem millete, hem de milletin çocuklarına zarar verirsiniz.

---EĞİTİM GÖREVİNİ ALANLARININ UZMANLARI OLAN KİŞİLERE VERMELİSİNİZ---

Bu nedenle diyorum ki; “Öğretmeni gerek hizmet öncesi, gerekse hizmet içinde çok iyi eğitmek lazım.” Sayın İsa Eşme bir açıklamasında; “Bazı eğitim fakültelerimizde 70 kişiye bir bilgisayar düşüyor” dedi. Öğretmen adaylarını bu şekilde eğitmekle ancak kendinizi kandırırsınız. Diğer bir yönüyle okullarda ve öğretmen alımlarında çeşitlilikten kurtulmak, eğitim görevini gerçekten alanının uzmanlarına vermek ve birçok çeşitliliğe meydan veren birbirine yakın 70’in üzerindeki okul sayısını birleştirmek gelecek adına faydalı girişimler olur. Okulları dağınıklıktan kurtarmamız gerekir.

— Hükümetin öğretmen alımlarındaki politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Uygulanan bu politikalara karşıyız. Bugünde yine aynı şekilde uygulanan yanlış sistemler söz konusu. Dört yıllık eğitim fakültesinden mezun arkadaşım görev beklerken iki yıllık yüksekokul mezunu, hatta lise mezunu arkadaşlarımızın bugün öğretmenlik yaptığını görüyoruz. Elimizde eleman yok deme şansınız da yok… Personel istihdamında paradan kaçınmanın anlamı yok. Bu meselede olumsuz iki konu vardır. Biri paradadır, bir tanesi de mevzuatın dışına çıkarak yandaşlara iş bulmaktır. Bu da ne yazık ki millete zarar veriyor. Geleceğimizi karartıyor. Geleceğe atacağımız adımların ileriye değil de, geriye doğru atıldığını görüyoruz. Bunun hesabını da zamanı geldiğinde çok ağır bir şekilde ödedik. Bugün geçmişteki hatalarımızın bedelini nasıl ödüyorsak yarında bugünün hatalarının bedelini mutlaka ödeyeceğiz. Demek ki eğitimcide bizim için çok önemli olan finansın tamamen dışında.

---BİR TARAFTA 180, DİĞER TARAFTA DA 800 YTL’ye ÇALIŞAN ÖĞRETMENLER VAR---

Bir diğer yönüyle de çalışanlarımızın ekonomik, sosyal ve çalışma hayatıyla ilgili düzenlemelere acil ihtiyaç vardır. Ancak siyasi iktidarlar istedikleri zaman, istedikleri gibi ekonomik konularda hareket edebiliyorlar. Bakıyorsunuz arada bir ayrımcılık var. Bir tarafta 180, diğer tarafta da 800 milyona çalışan öğretmenler var. Öte yandan bir başka kuruluşta aynı üniversite mezunu bir başka öğretmen kendisine bir ahbap bularak 2–3 milyar para alıyor. Avrupa lafını sürekli tekrarlıyoruz. Avrupa ülkeleri gelişmiş ülkeler diyoruz. AB’ye girmek için mücadele veriyoruz. Ama AB ülkeleri ile bizim ülkemiz arasında ekonomik yönden uçurumlar var. Çalışma hayatıyla ilgili de uçurumlar var. Bugün sendikal hayata veya çalışma koşullarına bakıyorsunuz, o koşulları Türkiye’de yakalayamıyorsunuz. Burada bir sıkıntı yaşıyoruz.

Bu kararlar alanının içinden gelen kişilere sorularak alınırsa çok daha etkili ve verimli olur diye düşünüyorum. Alınan kararlar siyasi nedenlerle alındığı için tabanda yankı bulmayıp verim yerine verimsizliği getiriyor. Konu yargıya intikal ettiğinde de yargı tarafından bu kararlar iptal edilmekte. Siyasilerin çalışanlar üzerinde müthiş bir baskısı söz konusu. Bu iş, bu şekliyle götürülemez.

— Eğitim-öğretimde ezberciliğin önüne geçmek için neler yapılabilir? Dâhi veya kaliteli öğrencinin özel olarak yetişmesi, ilköğretim ve liselerde bu ezberciliğin önüne geçilmesi için neler yapılmalı?

Problemlerin bir tanesi de sistemden kaynaklanan sıkıntılar.

— Müfredat değil mi?

Sadece müfredat da değil. Bizdeki sistemle hep kalkar öğünürüz. Bizim atalarımızın yazdığı kitapların yıllarca Avrupa’daki üniversitelerde ders kitabı olarak okutulduğu dönemleri yaşadık. Ama şimdi hiç tecrübemiz yokmuş gibi, Amerika gibi yeni millet olmuş bir ülkenin anlayışını benimsiyoruz. Eğitim sistemimizin bir kısmını Fransa’dan, belli bölümünü Rusya’dan, Amerika’dan, İngiltere’den alıyoruz. Oraları gelişmiş ülke olarak görüyoruz. Onların her yaptığı doğruymuş gibi eğitim adına çalışmalarını doğrudan alıp, getirip Türkiye’de uygulamaya kokuyoruz. Yanlışımız budur. Başkasına biçilen elbisenin bize bol geleceğini düşünmüyoruz. Bu milletlerin annelerinin inançlarının farklı olduğunu dahi düşünmüyoruz. Araştırmayan, soruşturmayan, körü körüne itaati emreden bir sistem içerisinde çocuklarımızı yetiştiriyoruz. Öğrenci öğretmenini biraz sıkıştırdığı zaman senin aklın yetmez orda dur diyoruz. Veya öğretmenlerimiz yukarıdakilere “Efendim şurayı da şöyle yaparsak daha güzel olur” düşüncesiyle müdahale ettiği zaman yine senin aklın yetmez deniliyor. İşte orada bitiriyoruz.

— Öğretmenlerimizin yetersizliği de söz konusu mu?

Bunun cevabını biraz evvelde vermiştim. Dedim ya yetiştirmeliyiz. Diğer yandan çocukları baştan itaate körü körüne, araştırmamaya, soruşturmamaya özendiriyoruz. Örneğin Bakan gelecek “çocuklar dizilin bakalım” diyor, çocuklarımızı sıcak-soğuk demeden saatlerce ayakta bekletiyoruz. Yani öğrencilere hükmediyoruz. Sistemi sık sık değiştiriyoruz. “Falancadan üç, beş tepki geldi. Öyleyse bunu şu şekilde dönüştürelim” güdüsüyle hareket ediyoruz. Tabanın sesi değil de, tepenin istekleri doğrultusunda sistem üzerinde oynuyoruz. Katıldığım bir program beni derinden yaraladı. Bunu her yerde dile getiriyorum. Birisi çıkmış diyor ki; “Orda ki kişiler çok uluslu güçler. İsterlerse devletin bir gecede programlarını altüst edebilirler.” Bir başka devlet mensubu kalkıyor diyor ki; “3 yıldır AB’nin direktifleri doğrultusunda programları değiştiriyoruz. Baktık iflah edemedik, bu defa yeni değişiklikler başlatıyoruz.

---GEÇMİŞİMİZİ İNKÂRA YÖNELİYORUZ---

— Kim bu devlet mensubu?

Bunu bir Romanya temsilcisi katıldığım bir programda ifade etti. Yapılan programları çok iyi irdelediğimiz zaman bir taraftan güzel dilimiz Türkçeyle ilgili bir bozukluğun yaşandığını, öbür taraftan da tarihimizin el ucuyla itildiğini görüyoruz. Tarihimiz yok ortada. Dilimizle ilgili sıkıntılarımız var. Geçmişimizi inkâra yöneliyoruz. Değerlerinizi yok sayarak bir program yapmanızın sizin için bir fayda sağlayacağına ihtimal vermiyorum. Bu gidişatının pek de hayra delalet olmadığını düşünüyoruz.

---ANKET SONUÇLARI ÇOK ACI---

— Şiddet var, bağımlılık var, taciz var. Peki, çözümü ne?

Biz bununla ilgili yıllardır sendika olarak mücadele ediyoruz. Her ne kadar çalışanlarımızın özlük hakları ile ilgili çalışmalarımız olsa da bu ülkenin geleceği bizimle şekillenecek. Öyleyse sorumluluklarımız var. Bu sorumluluklarımızı yerine getirme zorunluluğumuz var. Hâl böyle olunca çocuklarımızı en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyoruz. Bütün olumsuzluklara rağmen mesleğimiz peygamberlik mesleği, bunun idrakindeyiz. Türk öğretmenler olarak yaptığımız araştırmalara, anket sonuçlarına baktığımız zaman çok acı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Uyuşturucu maddelere bağımlılığın 8 yaşına indiğini, tacizin vahim boyutlara ulaştığını, şiddetin gözler önünde gerçekleştiğini, üzerinde babası kadar hakkı bulunan öğretmenlerini öldüren öğrencilerin olduğunu, birbirini hiç acımadan darp eden öğrencilerin yetiştiğini, kapkaçın alabildiğine arttığını tespit ediyoruz. Her ne kadar ekonomik de olsa bunun çözüm yollarını Bakanlığa sunduk. Kamuoyuna da deklare ediyoruz ki, salt bir yere bağlamak mümkün değil. Çok geniş düşünüp kısa, orta, uzun vadede bunu yaparken eğitim çalışanlarının temsilcileri, veliler, medya kuruluşları, İçişleri Bakanlığımız ve benzeri kuruluşlar bir araya gelmek suretiyle katılımcı bir anlayışı benimsememiz gerekiyor.

BİR GAZETENİN YAZARI ÇIKMIŞ HALKIN İÇERİSİNDE İÇKİ İÇİYOR---

— Şurada arzuladığınız somut kararlar çıktı mı?

Hayır, bahsettiğimiz bu konularla ilgili şeyler dillendirilmedi. Burada ailenin sorumlulukları var. Üç grup aile var. Çocuğuyla hiç ilgilenmeyen, şiddet içeren aile ortamları var. Büyük bir cehaletle çocuğunun yaptığı yanlış hareketleri destekleyen aileler var. Bazen “Aferin oğlum döv, söz, yap” diyen medyamızın sıkıntıları var. Bunun en son örneğini vereyim. Bir gazetenin yazarı çıkmış halkın içerisinde, kameraların önünde içki içiyor. Çok üzüldüm. Belediye Başkanımız bir yere bir tabela dikmiş: “Açık alanlarda içki içmek yasak” diye. Bir grup da çıkmış şov yapıyor. Medya mensupları arkadaşlarımızda bunun haber değeri taşıdığını düşünerek gitmişler, haber yapmışlar. İçerisinde Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Deniz Som’unda bulunduğu bu grup çıkıyor slogan atıyor: “Türkiye laiktir laik kalacak” Yani laikliği, ilericiliği bile şişe dibinde arayan bir anlayışı anlamak mümkün değildir. Yazılı ve görsel basında adaba uygun olmayan görüntülerin, dedikoduların yer alması uygun değil. Magazin programlarının birinde yayınlanan bölümde Yugoslava soruyorlar: “Niçin parçalandınız?” Yugoslav cevap veriyor: “Hep dizi film izliyorlardı, ondan bu hale geldik

---CEP TELEFONLARI EĞİTİM ADINA BİR TEHLİKEDİR---

Mevzuatların sık sık değişmesi, kredili sistemin, sınıf geçmenin disiplin kurallarının bir getirilip bir kaldırılması, okullarda kütüphanelerin, spor salonlarının olmaması, okullara yeteri kadar öğretmen istihdamı yapılamaması, çocukların enerjilerini nasıl, nerede harcayacaklarını bilememeleri, öğretmenlerimizin bu tür yanlışlıklar karşısında nasıl hareket edeceklerini kestirememeleri… Bunlar da eğitimin önünü kesen etkenlerdir. Bıçak, elma soymak için kullanırsanız güzel, insan kesmek için kullanırsanız kötü bir alettir. Mesela cep telefonları. Yararı olduğu gibi zararları da var. Eğitim yönüyle ele alacak olursak yeni bir tehlike de cep telefonlarıdır. Bir sınıf düşünün. Zaten 60 kişilik sınıfta 30 öğrencide cep telefonu olsa ve bunlardan en az 15 tanesi çalsa hemen verilen eğitimin verimini düşürüyor.

---1 GAZETEYİ 5 ÖĞRETMEN OKUYOR---

— Öğrencilerde dâhil olmak üzere halkımız kitap okumuyor… Kitap okuma oranımızın binde 3 olduğu biliniyor. Sendikanız eğitim çalışanlarının hakkını savunuyor ama bunun yanında okuma rehberliği için neler düşünüyor?

Türk Eğitim-Sen olarak yaptırdığımız araştırmalarda öğretmenler günlük gazete okumuyor. Beş kişinin bir gazeteyi okuduğunu görüyoruz. Ama televizyon kanalları çok izleniyor. Kanallarda bunu fırsat bilerek reyting uğruna çok farklı şeyleri gündeme getiriyor. İzleyicinin istediği değil kendilerinin istedikleri konuları ekranlara taşıyorlar. İnsanı çocuk yaşta eğitmemiz gerekir. Çocuklarımıza okumayı sevdirmeliyiz. Çıkan kitapların takibini bizzat yapacağız. Biz çocuklarımıza örnek olacağız. Yaz aylarında tatil merkezlerine gittiğimizde bir yabancıyla Türk’ü hemen ayırt edebiliyoruz. Ülkemize sadece gezi amaçlı gelen turistler bile denize girer, çıkar alır kitabını eline… Bizde bir araya gelince dedikoduyla vakit öldürüyoruz. Kitap okuma alışkanlığını çocuklarımıza aşılamadığımız müddetçe Türkçenin de öldüğünü göreceğiz. Kendimizi ifade edemediğimiz için de birbirimizi anlamıyoruz.

---“SANKİ BÜTÇENİN yüzde 3‘Ü MEMURA GİDİYOR”---

— O zaman bu gidişatın önüne geçmek için neler yapabilirsiniz ya da yaptınız?

Biz bağımsız bir kuruluşuz. Eğitimi sevk ve yönetme gibi bir derdimiz yok. Çalışanlarımızın alnının terini zamanında almasını, günümüzde geçinebileceği bir ücreti almasını istiyor bunun mücadelesini veriyoruz. İlk defa toplu görüşme masasına oturduk. Verilenler bizi tatmin etmedi, imzamızı atmadık. Arkadaşlarımı mahcup edecek bir rakamın altına imzamı atmayacağımı belirtmiştim ve atmadım. Uzlaştırma kuruluna gitti. Onu da tanımadım. Hükümet birli, buçuklu sanal enflasyon oranındaki rakamları vermeye kalktı, bunu yaparken de “Çalışanların evi var, arabası var” gibi hoş olmayan ifadeler kullandı. Bir çalışanın evi olması kadar güzel bir şey olur mu? Kaldı ki bu evler, bu iktidar döneminde alınan evler de değil. Atasından miras kalmıştır, 20 yılını ipotek ederek almıştır. İnsanların insanca yaşamaya çalışmasından gurur duyulmalı. Sanki bütçenin yüzde 3‘ü memura gidiyor gibi konuşuldu.

---MEMURA GELİNCE Mİ BÜTÇE AÇIK VERİYOR?

— Gerçek anlamda öğretmen maaşlarına enflasyona göre zam yapılıyor mu?

Enflasyon işini hala anlamış da değilim. Ekmeğe yüzde 35, tuza yüzde 25 zam geldi. Bunun yüzde 9’u neye göre yapılıyor? Bu mantık, bu anlayış ülkemizin insanını yok sayıyor. IMF diyor ki, memura zam vermeyin. Memura gelince mi bütçe açık veriyor? Bir başka konu ise sanki Sayın Başbakan bürokrasiden sıkıldı. Başbakan, çarpıklıkların düzeltmesi için o makama geldi. Ama Başbakan “sendikacılar bu ülkeyi yıkıyor gibi” kendilerini savunmaya çalışıyor. Sayın Şahin’de öyle yapmıştı. Yasalar değiştirilemez mi? Meclis niçin var? Bakanlıklar niçin yönetmelikler yazmışlar? Karşındakini hakir görmek, onu yok etmek için çalışmak hoş değil! Sonra çıkıp “sendikalar bize sahip çıkmıyor” diye feryat ediyorsunuz.

— Öğretmenin net maaşı ne olmalı?

Kadroda çalışanların bir sistemi var. Hizmet, liyakat ve makam var. 30 yıllık öğretmenle, yeni öğretmeni bir tutma şansımız yok. Şunu talep ettik: “En düşük devlet memurunun maaşı bin 23 lira olsun.” Bunun üzerinden liyakat hizmet esası üzerine fiyat belirleyelim dedik. Aynı işi yapan insanların Başbakanlıkta çalışan şube müdürüyle, MEB’de çalışan şube müdürünün arasında elbette fark var. Bizde unvana göre fiyat belirleyelim dedik. A’dan Z’ye bize bağlı olan herkesin insanca yaşamak için gereken ücreti almasını talep ettik.

---TÜRKİYE’NİN GELİŞMESİNİ, GÜÇLENMESİNİ İSTEMİYORLAR---

— Doğu’nun kurtuluş reçetesi siyasi mi eğitim mi? Türk Eğitim Sendikası’nın doktoru nasıl bir reçete sunmaya hazır?

Danimarka’da dinimize saldıracaksınız, Hollanda’da sözde ermeni soykırımını tanımıyor diye insanları milletvekili yapmayacaksınız ve Hollanda’da Türkçeyi yasaklayacaksınız. Papa kalkacak peygamberimize hakaret edecek ve sonra Amerika size gelecek, demokrasiden, demokratiklikten bahsedecek. “Türkiye’de şu kadar etnik grup var. Bu grup kendi grubunu kendi şekillendirebilmeli, dilde eğitim yapabilmeli, dini konularda farklılık arz etmeli” diyeceksiniz. Bugün etnik grupların neyi, nasıl yapacağı Lozan Antlaşmasıyla belirlenmiştir. Avrupa, Lozan’ı delip Sevr antlaşmasını yükümlülüklerini getirmeye çalışıyor. Türkiye’nin gelişmesini, güçlenmesini istemiyorlar. Avrupa’nın kasasında hâlâ dedemin Avusturya’daki ırmakta su içen atının su sesi yankılanıyor. Nasıl ki geçmişte İslam’ın kılıçdarlığını Türk milleti yapmıştır. Bugünde mazlum milletlerin Ortadoğu’daki yeraltı zenginliklerinin önünde tek engel Türkiye’yse bu gücü yenmesi gerekir. Bu gücü kılıç kalkanla delmenin mümkün olmadığını tarih göstermiştir. Bunu yedi düvel biliyor. Çarığını yiyerek bu milleti koruyan bir millet Türk’üyle, Çerkez’iyle Laz’ıyla kucak kucağa gelmiş ve ülkeyi kurtarmıştır. Bir etnik yapı oluşturmak suretiyle kardeşi kardeşe kırdırmak istiyorlar. Bu dünde vardı, bugün de var. Ali Kemaller dünde vardı, bugünde var. Bunlar Pamuk gibi ortaya çıkacaktır. Ne olduğu belirsiz insanların yaptıkları ortada ve bunlara nasıl ödüller verilmeye başlandığını bu millet biliyor.

---NOBEL, ORHAN PAMUK’A MİLLETİNE KÜFRETTİĞİ İÇİN VERİLDİ---

— Orhan Pamuk mu? Eğitim sendikası olarak bu ödülün sahte olduğunu söyleyebilir misiniz?

Tabi ki hak edilerek alınmış ödül değil. Bu millete küfredenlere nasıl ödüller verilmeye başladığını herkes biliyor. Bu ödül Orhan Pamuk’a kendi milletine küfrettiği, hakir gördüğü için verilmiş bir ödüldür. Atatürk’ün koyduğu ilke ve inkılâplardan vazgeçmeksizin Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına sahip çıkan, bayrağının birliğine ve milletinin tekliğine inanan, adının Türk olduğunu ve dilinin Türkçe olduğu savunan, anayasanın değişmez maddelerine saygılı olan bir sendikayız. Türkiye Radyo Televizyonu (TRT) farklı dillerde yayına başladı. Ücretsiz kurslar açıldı. Kaç tane kurs var şimdi? Şimdi de devletten bu kurslar için destek istiyorlar. Avrupa’yı sömürdüler, şimdi sıra Türkiye’de. Bu millet bunu istemiyor. Aldıkları oyda ortada. Milletin istemediği bir şeyi zoraki dayatmanın bir anlamı yok. Bu Türk milletine hakarettir. Kendini Türk hissedenin Türk olduğunu, bu ülkede yaşayan insanların kardeş olduğunu el ele vererek zaman içinde haykırıyoruz. Ayrımcılığa karşı tek yürek olmalıyız.

— Bir sendika başkanı “YÖK irticacıdır” dedi? Kısır döngü içerisindeyiz. YÖK’e bakışınız nedir?

YÖK’e bakışımız arzuladığımız bir bakış değil. YÖK’te zamanın şartlarına göre bir sistem kurulmuş. Bu da bugüne kadar saklı durmuş. Yani YÖK’te eskilere dayanan bir anlayış var. YÖK’teki sistem gizli kurulmuş. YÖK sanki başlı başına bir devlet. “Ben ne dersem o olur.” anlayışı var. Hükümet de, YÖK’te meseleye ideolojik bakıyor. Eğer dünya üniversitelerinde ilk 500’e dahi giremiyorsanız, bir üniversitemiz namaz kılanı okuldan atıyorsa, hükümeti sevmiyorum diye sayın yetkili şuraya dahi gelmiyorsa bu milletimize saygısızlıktır. Gelin anayasanın 90. maddesini değiştirelim. YÖK’te yetkilerin bölüşülmesi gerekir. YÖK ile hükümet arasında rektörleri “sen atarsın, ben atarım" kavgası olamaz. Demokrasi diyorsanız bu olmaz. Başbakanı seçimle seçeceksin. YÖK’te ise seçim yapmayacaksın. Her şeyi baştan ele almak lazım.

---TÜRKİYE’DE BAŞÖRTÜSÜ PROBLEMİNİN KALKMASINI İSTEMİYORLAR---

— Başörtüsüne bakışınız nedir?

Bizim bakışımız başından beri açık. Ama Türkiye’deki siyasi ve sosyal kuruluşları samimi bulmuyoruz. Başörtüsü bütün kurumlarda tabi ki serbest olmalı, bunu konuşmaya bile gerek yok. Türkiye’de başörtüsü probleminin kalkmasını istemiyorlar. Hükümetlerde hiçbir zaman bu işe samimi yaklaşmadılar. Başörtüsü sorununu çözmek için hiç kimse samimi davranmıyor. Çocuklarımızı kullanarak siyasi rant elde eden, laikçilik adına rant elde eden ve din adına rant elde eden kurumları kınıyorum. Samimi davranın! Bu işi kavgasız bir şekilde halledelim. Her gelen iktidar ben çözerim dedi; ama çözdükleri bir şey yok. Biz hiçbir partinin arka veya yan bahçesi değiliz. Biz mimli değerlerimizi ve eğitim çalışanlarımızı korumak için kurulduk. Türkiye bir milyondan fazla eğitim çalışanı var. Eğitimcilerin 300 bin kadarı bile sendikalı değil. Bunun mücadelesini veriyoruz. Başörtüsü sorununda herkesi samimi davranmaya davet diyorum.

---BAŞKANLA KISA KISA---

— En sevdiğiniz yemek? Kuru fasulye

— En sevdiğiniz yazar? Arif Nihat Asya, Mehmet Akif Ersoy

— Tuttuğunuz takım? Milli Takım

— Kaç üyeniz var? 140 bin üye, 96 şubemiz var.

— Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz? Teklifler geldi, olumlu bakmadım.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious