Tandoğan-Çağlayan ANALİZİ

  • Giriş : 12.05.2007 / 00:00:00

En büyük kamuoyu tespiti sandık iledir. Ve göz bağcılığa lüzum yoktur. Bütün göz bağcılıkların makyajının, sandıkta dökülmesi kaçınılmazdır.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Tandoğan ve Çağlayan’lar, sandıkla elde edilemeyeni, meydanlarda, medya desteği ile ve bu kalabalığı meşruiyyet gerekçesi olarak kullanan kural dışı bildirilerle sonuç alma operasyonunun bir parçası oluyor. Oysa ana kriter sandıktır. En büyük kamuoyu tespiti sandık iledir. Ve göz bağcılığa lüzum yoktur. Bütün göz bağcılıkların makyajının, sandıkta dökülmesi kaçınılmazdır. Ne çare ki çarıklılar, ağzı çorba kokanlar, fasa fiso kalabalıklar okudu adam oldu.

Doğu Avrupa ve kimi Asya ülkelerinde “Turuncu Devrim” vak’aları yaşanalıberi kitle eylemleri daha dikkat çekici hale gelmiş bulunuyor. Bir büyük kitle eylemi olduğunda, hemen, onun siyasi sonuçları üzerine öngörüler geliştirilmeye çalışılıyor.

Türkiye’de Tandoğan ve Çağlayan mitingleri de öyle oldu.

Yüz binler, belki milyona ulaşan insan toplulukları meydanlarda toplanmış ve sesini yükseltmişti. Acaba bu, nasıl bir toplumsal tepkiyi yansıtıyor, toplumda nasıl bir büyüklüğe işaret ediyordu?

Mitingleri düzenleyenler ve medyada mitinglerin mesajını paylaşanlar, bu toplulukların ‘Türkiye’nin sesi’ni yansıttığı görüşünün algılanmasını istediler. Bayraklar vardı, çocuklar - kadınlar vardı, laiklik vurgusuna rağmen başörtülüler vardı, kürsü söylemlerinin son derece uç muhtevasına rağmen, karnaval havası vardı, eh, bu bir Türkiye ortalaması idi?

Üstelik miting düzenleyen derneklerin emekli askerlerle içiçe olmasından yola çıkarak oluşan “askercil” alakalar taşındığı kuşkularına rağmen “Ne darbe ne şeriat” gibi bir denklemi tutturma çabası gözleniyordu. (Aynı günlerde Prof. Necla Arat, bir tv programında 27 Mayıs darbesini benimsediğini, yargı müdahale etmezse askerin devreye girebileceğini de ilan ediyordu)

“Türkiye’nin sesi” ülkenin şeriata doğru yol aldığını, laik rejimin, Cumhurbaşkanı Sezer’in nutuklarına yansıyacak ölçüde ‘bugüne kadar karşılaşmadığı kadar büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunduğu’nu dile getiriyordu. Bunun da sorumlusu mevcut iktidardı. Üstelik bu iktidar, Meclis’ten, hükümetten sonra şimdi devletin en tepe noktasını işgale hazırlanıyordu. İşte buna geçit verilmemeliydi.

Bir şey daha:

Laik rejim üzerindeki duyarlılığın sadece sivil - asker belli kesimlerde odaklandığı zannediliyorsa bu yanıltıcı idi, işte Türkiye, toplum olarak burada idi ve bu ses doğru algılanmalıydı.

Ben hep, bu ülkede bir kişi bile devlet adına yapılan uygulamadan rahatsız ise, devletin bunun farkında olması gerektiğinin altını çizdim. Tabiatıyla çok daha büyük, yüz binleri bulan insan toplulukları bir korkuyu, endişeyi dile getiriyorsa onun da önemsenmesi gerektiğini düşündüm. Tandoğan ve Çağlayan mitinglerine yansıyan toplum tepkisi de elbet dikkate alınmalıydı.

Ama bu toplulukların “rejim tehlikede” söylemi, çoğu zaman başka toplum kesimlerine yönelik baskı politikalarının gerekçesi olagelmişti. Bu gerekçe ile yola çıkanlar rejimi tehlikeye attığını düşündükleri toplum kesimlerinin hayat alanını daraltmışlardı. Türkiye, sık sık bu tarz müdahalelerin olduğu ve toplumun hayat alanının sık sık daraltıldığı bir ülke idi. Ötede bir topluluk vardı ve onlar da on yıllardır kuşatma altında bulunduklarını düşünüyorlardı.

Öyle ise başka başka “Türkiye Sesleri” de bulunuyordu ve her sesin siyasal niteliğinin tanımlanması gerekiyordu.

İşte burada, Çağlayan mitinginin siyasi profiline ilişkin bir bilgi ortaya çıktı. Hürriyet’ten Yalçın Bayer’in sütununa yansıyan haberde, SONAR-K araştırma şirketinin sahibi Koray Yücel, Çağlayan Mitingi’nden bir kesit sunmaktaydı. Koray Yücel, miting alanına girişlerinde 99 kadın ve 101 erkeğe olmak üzere 200 kişiye iki soru sormuştu. “2002’de hangi partiye oy verdiniz, önümüzdeki genel seçimlerde kime oy verirsiniz?”

Sonuçlar şöyleydi:

2002’deki seçimde, mitinge katılanların yüzde 39,3’ü CHP’ye, yüzde 19,3’ü DSP’ye oy vermişti. AKP’ye oy verenlerin oranı yüzde 4,3, MHP 5,5, DYP 2,3, ANAP 2,8, GP 3,3, DTP 0,5 idi.

Önümüzdeki seçimlerde ise mitinge katılanların oy dağılımı şöyle olacaktı. CHP yüzde 68,8, DSP 5,3, MHP 6,8, DYP 3,3, ANAP 2,8, GP 1,8, AKP ve DTP’ye hiç oy çıkmayacaktı. Yüzde 18,8’i geçen seçimde kullandığı, yüzde 4,8’i de önümüzdeki seçimde kullanacağı oyu açıklamamıştı. 6,8’lik de bir “Kararsız” topluluğu vardı.

Bu rakamlar, geçen seçim açısından bakıldığında CHP-DSP ağırlıklı bir yapıyı, önümüzdeki seçimler açısından bakıldığında ise CHP ağırlıklı (DSP oyları önemli ölçüde CHP’ye kaymış gözüküyor) bir yapıyı ortaya koyuyor.

“AKP karşıtı, CHP yanlısı” bir topluluk söz konusu demek ki... MHP, DYP ve ANAP’lı toplum kesimleri ise bu topluluk içinde ancak toplam yüzde 10’luk bir renk olarak yer almış.

Bu yapıyı, Türkiye’nin kimlik yapısı üzerine araştırmalarıyla tanınan TESEV’in Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker şu ifadelerle tespit ediyor:

“Mitinge katılanlar halkın yüzde 30’luk laik kesim: Geriye kalan yüzde 70’lik dilim ise muhafazakâr kesim. Cumhuriyet Mitingi’ne katılan yüzde 5 ila yüzde 10 arasındaki kesim Ortodoks laik diyebileceğimiz aşırı laikler. Ki bunlar bir taraftan ulusalcı, bir taraftan Avrupa Birliği karşıtı ve düşmanı, bir taraftan küreselleşmeye tepkili, Türkiye’nin yeniden yapılanmasını isteyen, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına özlem duyan kesimler. Geride kalan yüzde 20’lik dilime gelince, bunlar aslında insani olarak demokrat, kültürel ve sosyal olarak karşısındakini anlamak isteyen, anlamaya çalışan; ancak laikliğin elden gideceği korkusuna ve telaşına kapılan insanlardan oluşuyor.”

Evet gerçek bu: Ortada CHP ağırlıklı bir topluluk var. Belki “ulusalcı” bir muhteva ile MHP, DYP ve ANAP’tan küçük katılımlarla “AKP karşıtı” bir ortak cephe kurulması imkanı bulunmuş.

Şimdi sorulacak soru şu:

CHP’nin Türkiye genelindeki toplumsal karşılığı ne?

Bu, sandığa yansıyan rakamlara bakıldığında bazen baraj altında kalabilen, şimdilerde yüzde 18-20 civarında bulunan bir yekundur. DSP’yi, SHP’yi de içine alan toplam sol oylar ise (tabii CHP’nin oylarının sol oy olup olmadığı tartışılabilir. CHP şimdilerde sol muhitlerde bile sol hüviyetiyle değil, devletçi hüviyetiyle tanımlanıyor) en fazla yüzde 30’a çıkabiliyor.

Geride, yüzde 70’lerde bir toplum kesimi kalıyor. Farklı partilere dağılmış da olsa, bu toplum kesiminin de ortak paydalarından söz etmek mümkün. Tek parti iktidarına karşı muhalefet ikliminde buluşmuş, özgürlükçü, demokrat, muhafazakar, vatansever, milli hassasiyetleri olan bir topluluktur bu. Sistemi, siyasi - hukuki - ekonomik yapının derinliklerinde akan tek parti zihniyetinin tortularından kurtarmak ve daha özgürlükçü hale getirmek mücadelesi, bu toplum kesiminin ortak beklentisidir. Giyim kuşamına varıncaya kadar sistem tarafından dışlanmışlık, aşağılanmışlık hissi, bu toplum kesiminin ortak duygu dünyasıdır. Çok partili hayata geçtikten sonra bile, oylarının, eşit oylar sayılmadığı, “sayısal ağırlık - siyasal ağırlık” ayrışmasının sürekli gündemde tutulduğu hissi, bu toplum kesiminin ortak hissidir. Sandıktan kahir ekseriyetle çıksa bile kendisine iktidarın verilmeyebileceği hissi, çünkü sistemi sahiplenen bir kesimin ona güvenmediği hissi, bu toplum kesiminin ortak hissidir. 1950’den bu yana, her dönemde demokrasi arayışını ana siyasi hedef haline getirmiş kesimlerdir bunlar. Çünkü ülkede demokrasinin gerçek demokrasi olma mücadelesine ihtiyaç vardı.

Gelelim bugüne...

Bu toplum kesimi hâlâ, kılık - kıyafeti bakımından yargılanan, kız çocuklarını başörtülü olduğu için ülkenin okullarında okutamayan, kamusal alan denen yerde kendi özgün kıyafeti ile bulunamayan bir toplum kesimidir.

İşte bu noktada bir garabet başlıyor:

Bu toplum kesiminin hayat alanına açılacak en küçük özgürlük pencereleri, “tehlike” diye niteleniyor.

Eğitim alanında başörtülü üç - beş genç kız görülmüşse...

Kamu alanında başörtülü üç - beş bayan görülmüşse...

Siyaset alanında inanç - eğitim - düşünce - teşebbüs özgürlüğüne vurgu yapan ve toplum desteğine mazhar olan bir yapılanma oluşmuşsa...

Ekonomik alanda, inanç hassasiyeti de bulunan kesimler yükselme seyrine girmişse...

Bürokraside eşinin kıyafeti resmi şablonlardan farklı insanlar sorumluluk üstlenmişse...

Kıyamet kopuyor...

“Biz korkuyoruz. Ne zaman gelip bizim başımıza örtü taktıracaksınız? Ne zaman herkesi oruç tutmaya mecbur bırakacak, oruç yiyenlere nefes aldırmayacaksınız? Ne zaman içki içmemize mani olacaksınız? Ne zaman şeriat gelecek?” soruları etrafı kaplıyor.

Oysa onları tehdit eden yok.

İstenen sadece, hakim çevrelerin tepe tepe kullandığı özgürlüğün, ülkenin başka insancıkları tarafından da kullanılabilir hale gelmesidir...

İstenen sadece azınlığın çoğunluğa tahakküm etmesi anlamına gelen yapının değişmesidir.

Sandık burada belirleyici rol oynuyor ve o hakim azınlığın sandıkla arası bir türlü iyi olmuyor.

Tandoğan ve Çağlayan’lar, sandıkla elde edilemeyeni, meydanlarda, medya desteği ile ve bu kalabalığı meşruiyyet gerekçesi olarak kullanan kural dışı bildirilerle sonuç alma operasyonunun bir parçası oluyor.

Oysa ana kriter sandıktır.

En büyük kamuoyu tespiti sandık iledir.

Ve göz bağcılığa lüzum yoktur.

Bütün göz bağcılıkların makyajının, sandıkta dökülmesi kaçınılmazdır.

Ne çare ki çarıklılar, ağzı çorba kokanlar, fasa fiso kalabalıklar okudu adam oldu.

Tarihin tekerleği dönüyor.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious