TBD’nin Kuş Gribi ile ilgili görüşü...

  • Giriş : 08.02.2006 / 00:00:00

Kuş gribi salgınının da, salgın sonucu yaşananların da tek sorumlusu kuşlar... Öyle görülüyor, gösterilmek isteniyor. Tıpkı depremin insanların yaşamını yitirmesinin doğal nedeni olarak gösterilmesi gibi...

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Uzmanlık alanı itibariyle tıpta ve öteki canlılık bilimlerinde değerlerin ortaya konulması ve duyarlılık geliştirerek bu değerlerin korunması ile ilgilenmekte olan Türkiye Biyoetik Derneği olarak, bu olguyu irdeleme gereksinimi duyduk. Birkaç boyut öne çıkıyor:



Güven Sorunu



Önce Ankara’da ortaya çıkan ve Sağlık Bakanlığı dışında herkesin varlığını bildiği ve kabul ettiği kolera salgını, ardından Malatya’da ortaya çıkan ve kentin su şebekesinden yayılan bir enfeksiyon olduğu herkesçe bilindiği halde, tıp kurumunun yönetsel otoritesi tarafından reddedilen salgın; bugünse kuş gribi ve ona yönelik açıklama ve uygulamalar. Her üç olayda da tıp kurumu ve onun resmi sözcüleri bilinen gerçeği kabul etmeyi reddederek toplumun tıbba olan güveninde önemli gedikler açmışlardır. Olayın varlığı kabul edilene kadar geçen süreç toplumun tıp kurumunun güvenilirliği konusundaki kanısı açısından belirleyicidir. Sonrasında yapılan çalışmalar ve kimi yerde gösterilen aşırı tepkiler ise ancak bir vicdan rahatlatma ya da toplumdan özür dileme çabası olarak toplumsal bilinçaltına yerleşmiştir. Bu olayda toplum, sağlık otoritesinin bir biçimde olaylar gizlenemez hale gelmedikçe ya da başka bir nedenle zorlanmadıkça kendisinden bilgi gizleyeceğini, hatta doğruyu bildiği halde söylemeyeceğini anlamıştır.



Sır saklama...



Yaşanan etik sorunların başlıcalarından biri, hastalara ilişkin bilgilerin Sağlık Bakanlığı, medya ve kimi bürokrasi basamaklarındaki hekimlerce açıklanmış olmasıdır. Hastaların ve hastalık nedeniyle kaybedilenlerin yaşamları, görüntüleri, hayat hikayeleri, günlerce Bakanlık ve hastane yetkililerinin açıklamalarında yer almış, gazetelerin manşetlerini, televizyonların tüm haber programlarını doldurmuştur. Hastalar, hekimlik mesleğinin temel ahlak kuralları göz ardı edilerek, kimlikleri ve özel yaşamlarıyla toplumun hatta dünyanın gözü önüne korunmasız olarak serilmişlerdir.



Bilmemek değil, hizmet sunmamak ayıp...



Yazılı ve görsel basın, kuş gribi hastalığı nedeniyle yaşamını yitiren bir genç kızın babasını, kızını tedavi ettirmek için hastaneye götürmeyerek ölümüne yol açmakla, bu nedenle de cahillikle suçladı. Ama bu yaklaşım nedensellik ilişkilerini doğru ve duyarlı bir yaklaşımla açıklamadığından, yanıtlanması gereken soru halen ortada durmaktadır: Bu çocuklar neden öldüler¿ Türkiye Biyoetik Derneği olarak sorunun birbirine bağlı iki temel yanıtı olduğunu düşünüyoruz:



1. Bölgede yaşayanların salgın öncesindeki sağlık durumları



Bölgede, barınma, beslenme, çalışma koşulları ve eğitim düzeyi gibi sağlığın belirleyenleri açısından olumlu bir görünüm olmadığı bilinmektedir; bölgede yaşayanların sağlık düzeyleri salgın öncesinde kötüdür. Evet baba cahilce davranmış, kızının sağlık durumunun ciddiyetini anlayamamış ve sadece maddi koşulları dikkate alarak karar vermiştir. Çünkü yeterince eğitim almamıştır, kendisine yeterli sağlık hizmeti sunulmamıştır ve yoksuldur. Bu etmenleri dikkate almadan babayı suçlamak akıl ve ahlak dışıdır.



2. Salgın öncesinde ve sırasında yeterli önlem alınmamış olması



Kuş gribi salgınının, hastalık insanlarda ortaya çıkmadan önce bölgede yaygın biçimde var olduğu, aylar öncesinde toplu tavuk ölümleri olduğu ve hastalık tanısının konduğu bilinmektedir. Belli koşullar altında insanlara bulaşan bir hastalık olduğu bilindiği halde, ne hayvanlar arasındaki salgının yok edilmesi, ne de insanlara bulaşmaması için gereken önlemler alınmamıştır. Ayrıca hastalığa karşı etkili olduğu bilinen bir ilacın 1 milyon kutusunun depolandığı yönündeki açıklamalara rağmen, bu ilaç sağlık kurumlarına ve risk altındaki topluma dağıtılmamıştır.



Hastalık kuşkusu olduğu halde kümesindeki tavukları çocuklarına yediren, senet imzalamaktan korkarak kızını hastaneye götürmeyen “cahil baba”lar hatalıdır, ölümlerde sorumluluk sahibidir. Ancak Türkiye Biyoetik Derneği olarak belirtmek isteriz ki, esas sorumluluk bölgeye temel eğitim ve sağlık hizmetlerini sunmayan tüm iktidar sahiplerinindir.



Medya yine sınıfta kaldı!



Kuş gribi konusunda yapılan haberler, günler boyunca ölümlerin öncesi, sırası ve sonrasında yaşananlara yoğunlaşmış, konunun diğer boyutları, diyelim tabip odalarından hastalığın nedenleri, tedavisi, yaygınlığı ve hastalıktan korunma yöntemleri vb. gibi konularda yapılan açıklamalar neredeyse hiç gündeme gelmemiştir. Medyada kuş gribine ilişkin boy gösteren tartışmalar, olayların bir bireyin ölümü gibi daha dramatik görülen boyutlarına indirgenmiş, diyelim sağlık politikaları ve uygulamaları ile ilgili boyutlarına yeterince ağırlık verilmemiştir. Hükümet yetkilileri, bir babaya ölen üç çocuğuna karşılık törenle ev ve iş hediyeleri verirken, hükümetin aslında bir ailenin acısı üzerinden kendi yönetsel açıklarını kapatmak için böyle bir tavır içinde olduğuna ilişkin yorumlar gazetelerde ve ekranlarda kendilerine nadiren yer bulabilmiştir.



Televizyon ve yazılı basında çıkan haber ve yorumlar nedeniyle, ülkemizde yaşayan insanlar korkuya ve paniğe kapılmışlardır. Bu nedenle, örneğin; ecza depolarında, yine medyada sıkça adı geçen bir ilacın stokları tükenmiştir. Kuş gribi gibi olaylar aklıselim ve soğukkanlı bir biçimde ele alınmalı ve olaya ilişkin sorunlar bu yaklaşım çerçevesinde tartışılmalıdır. Medyanın tavrı konunun bu şekilde tartışılmasını büyük ölçüde zorlaştırmıştır.



Medya sahip olduğu gücü, üzerinde taşıdığı sorumluluğun gerekleri doğrultusunda kullanmamıştır. Kuş gribine ilişkin yaptığı haberler aracılığıyla, tıp kurumuna, hasta-hekim ilişkisinin nasıl uygulandığına, hükümetin sağlık konularındaki tutumlarının nasıl yorumlanması gerektiğine ve bireylerin sağlık, hastalık ve ölüm gibi kavramlarla ilgili değerlerine ilişkin ister istemez bir şey söylemiş, bir yorumda bulunmuş ve geniş halk kesimleri tarafından tüketilen/benimsenen fikirler ortaya koymuştur. Bu olay çerçevesinde bir kez daha somutlaştığı gibi medya, sahip olduğu gücü kullanırken, olasılıkla güç ve para ilişkilerinde temellenen başka kaygılar ile özensizce hareket etmektedir. Öyle görülüyor ki, medya bir kez daha sınıfta kalmıştır.



Kuşlara karşı davranış...



Kuşlar, insanın doğaya müdahalesiyle yaşam alanlarını ve olanaklarını yitirmelerinin yanısıra, salgın nedeniyle, kibarcasıyla toplu “itlaf”a uğramışlar, gerçek anlamıyla, kesilerek, vurularak ve hatta yakılarak öldürülmüşlerdir. Sadece tavuklar değil, kazlar, hindiler, güvercinler ve hatta uçarken tüfekle vurulan göçmen kuşlar... Onlara karşı kullandığımız dil, bu toplu öldürmeleri “kanatlı hayvanların itlafı” olarak niteliyor. Bu deyimin teknik soğukluğu yaşananı kavramayı güçleştiriyor, aynı zamanda da göz ardı etmeyi kolaylaştırıyor. Belki de bu yüzden böyle isimlendiriliyor... Evet insan yaşamı kuş yaşamından daha değerlidir ve eğer karşımızdaki sorunu çözmek için birini tercih etmemiz gerekiyorsa, bu insan yaşamı olmalıdır. Ancak bu noktada gözden kaçırmamamız gereken şeyler var. Böylesi bir tercihte bulunma noktasına nasıl geldik¿ Bu noktaya gelmek kaçınılmaz mıydı, yoksa önlenebilir miydi¿ Bu soruları görmezden gelerek, yaşanan salgını ve hastalığın insanlara bulaşmasını doğal kabul ederek kuşları topluca öldürmeye başlamak, insani değerlerle bağdaşmıyor. Çünkü insan yaşamını değerli kılan şeylerden biri, onun değerler üretebiliyor olması. İnsan yaşamını kuşlarınkinden değerli kılan şeylerden biri bu. Öyleyse insanın, kuşlara, hayvanlara ve tüm doğaya karşı bu değerleri gözeterek eylemek sorumluluğu bulunuyor.



Diğer taraftan, insan yaşamını korumak için kuşları öldürmeyi seçtikten sonra nasıl davrandık¿ 1986 tarihli “Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu” ile “Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yönetmeliği” uyarınca bazı salgın hayvan hastalıklarında “itlaf zorunluluğu” getirilmiş; özellikle tedavisi mümkün olmayan ve halk sağlığı açısından tehdit unsuru taşıyan viral enfeksiyonlar bu kapsamda tutulmuştur. Hastalık çıkan yerlerde “kanatlıların” toptan öldürülmesine ilişkin konuların ayrıntılandırıldığı Talimatname’de, bu uygulamalar sırasında hayvanların acı çekmesinin olabildiğince önlenmesi ve ani bir ölüm meydana getirmek için uyuşturma işleminin yapılması zorunluluğuna yer verilmiştir. Ancak, hayvanların insanlık dışı yöntemlerle öldürülmesinin medyaya yansıyan görüntüleri bir yana, bu konu, gerek veteriner hekimliği meslek ahlakı, gerekse de toplumsal düzeyde duygusal ve politik bir sorun haline gelen ve bilimsel ve toplumsal bir araştırma konusu olarak gündem oluşturan hayvan gönenci açısından kabul edilemez bir nitelik taşımaktadır. Hayvanların, mutlaka Veteriner Hekimlik Meslek Etiği Kuralları da dikkate alınarak, “itlafa etkin katılım yasağı” bulunan veteriner hekimlerin gözetimi altında ve evrensel etik ilkeler ile uluslararası düzeydeki bildirge ve sözleşme hükümleri çerçevesinde “insani yöntemlerle” öldürülmesi gerekmektedir.



Çağımızda, uygun önlemlerle korunulabilen ve tedavi edilebilen hastalıklar nedeniyle insanların yaşamlarını ve sağlıklarını yitirmeleri kabul edilemez. Artık “doğal” olan, bir virüsün kuşlardan insanlara bulaşması ve o insanı etkilemesi değil, o virüsün insanlar bir yana, evcil ve yabani kuş türlerine bu derecede etki etmemesi için önlem alınıyor olmasıdır. İnsan “olmak”, ürettiği, sahip çıktığını ileri sürdüğü değerleri korumak demektir çünkü.



Türkiye Biyoetik Derneği

tbd@biyoetik.org.tr

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious