Terörün mesajını reddetmek

Terörün mesajını reddetmek.9491
  • Giriş : 31.05.2007 / 21:06:00
  • Güncelleme : 31.05.2007 / 21:52:27

Ulus'ta yaşanan canlı bomba olayı, terör konusunu bir kez daha gündeme getirdi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Her gün on binlerce insanın gelip geçtiği, Ankara'da yaşayan hemen hemen herkesin, Anadolu'da bulunanların ise bir kısmının hayatının bir döneminde mutlaka yolunun düştüğü bir yerin seçilmesi tesadüf değil.

Elbette birinci amaç, mümkün olabildiğince çok insana zarar vermek, ölü ve yaralı sayısını artırmak, ikincisi ise, doğrudan teröre muhatap olmamış, zarar görmemiş insanlarda bile "ben filan tarihte oradan geçmiştim" duygusu üzerinden "benim de başıma gelebilirdi" endişesini uyandırmak.

Terörün hedefinin kurbanlar olmadığını biliyoruz. Kurban, terörün vitrinidir. Tablonun alabildiğine vahşi, alabildiğine kanlı ve acımasız olması dehşetin derinleştirilmesi ve yaygınlaştırılması bakımından çok önemlidir. Daha fazla kan, daha fazla trajedi terörün mesajını kalıcı kılma arzusunun bir sonucudur. Teröristler klişe ifadelerdeki gibi "gözü dönmüş caniler" değil, cinayetlerini planlı, amaçlı bir şekilde gerçekleştiren, mesajlarını kanla yazan insanlardır. Elbette cana kast etmek, hiçbir şekilde hedef gözetmemek, insanların hayatını değersizleştiren bir dünya algısı ile davranmak olağan, sık rastlanır bir durum değildir. Burada cinayeti yücelten, kanı kutsayan, ölümü fetişleştiren bir sapkınlık söz konusudur. Fakat bütün bunları "canavarlık" olarak adlandırdığımızda yapılanı da bir bakıma meşrulaştırmış, "canavarlara has bir gözü dönmüşlüğün işi olarak" değerlendirmiş oluruz. Oysa aksine bu iş "insanlara" aittir ve onlar kurbanları için hedef gözetmeseler de kendi siyasal amaçları ve eylemi gerçekleştirdikleri toplum için hedeflere sahiptirler. Terörizmle mücadele edilirken olup bitenlerin gerçekliğiyle yüzleşmek, amacı, aracı, yöntemi kamuoyuyla paylaşmak son derece önemlidir. Çünkü teröre karşı mücadelede en önemli destek kamuoyundan alınacaktır ve bunun sağlanabilmesi için "teröristleri" insanlıktan çıkartmak değil, aksine insan olarak bu kanlı eylemleri niçin, hangi muhakeme, bağlantı, ruhsal durumla gerçekleştirdiklerini anlamak, tedbirleri bunların üzerine kurmak gerekir.

Canlı bombanın kişiliği

Canlı bomba Güven Akkuş'un kimliğinin belirlenmesinin ardından bir anda gazetelerde hayli ayrıntılı denilebilecek şekilde hayat hikâyesi yayınlandı. Yoksulluk, çeşitli sol örgütlerde faaliyet, ailede yaşanan intihar olayları, intihara eğilimli bir kişilik olma ihtimalinin yüksekliği Akkuş'un hemen ilk elde dikkat çeken özellikleriydi. Bu arka plan aile hikâyesi, şahsın silik bir kişiliğe sahip oluşu, örgüt mensuplarınca kendisine "şapşal" denilmesi güvensiz, sosyal ilişkileri zayıf bir profille karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor. Derin kişisel güvensizliklerin kardeşi, paralelinde gelişen aşırı güven duygusudur. Ancak hayatın içindeki tezahürlerle çelişen bu hayali kendine güven duygusunun beslenebileceği en önemli kurmaca, zamanı geldiğinde ortaya çıkacak ilahi bir misyonun taşıyıcısı olma halidir. Akkuş'un üyesi olduğu terör örgütünden beklediği, bu örgütlü gücün kendi zayıflığının bir telafisi olarak anlam kazanması, örgütün yıkıcı kudretinin bir potansiyel olarak Akkuş'u da kapsaması, nihayet günü geldiğinde kendi saklı kudretinin bir göstereni olarak gerçekleştireceği "ilahi eylemi"nin bir armağan olarak örgütüne adanmasıdır. Böylelikle "şapşal", "kendine güvensiz", "zayıf" Güven Akkuş, ölümü üzerinden bir saygınlıkla donanmış olarak yeniden örgütüne dönecek, kutsanmış eylemiyle adını örgütün manevi hiyerarşisinin en tepe kısmına yazdırmış olacaktır. Keza hayatının hiçbir döneminde başarılı olacağına, önemli bir iş gerçekleştireceğine dair inancı, beklentisi olmayan bu kişi, olumlu manada elde edemeyeceği toplumsal hayranlığı öfkesi üzerinden tersine çevirmekte, tribünleri yine kendisi için, o tek kişilik oyunuyla ilgili olarak ayağa kaldırmaktadır. Bu noktada onun için önemli olan "lanetlenme" değil, faili olduğu olayın, yani oyunun büyüklüğüdür.

Kimi yorumcular canlı bombaların iki tür olduğunu, bir kısmının düzeneği kendilerinin harekete geçirdiğini, bir kısmının ise sadece bomba taşıyıcısı rolüyle eylem yerine gittiğini ve kendi iradesi dışında uzaktan kumanda ile elindeki bombanın patlatıldığını ifade etmektedirler. Esasen her iki karakter de ölümle iç içe bir ruh haliyle eylemin parçası olmaktadırlar. Bombayı bırakıp kaçacağını zanneden de, bombayla birlikte yok olacağını düşünen de bir kutsal ayin hali içinde sürecin parçasıdır. Ancak yine de örgütsel iklimin kutsallık şalı ile her tür muhakemeyi örten yapısına rağmen aklın hep sorgulayan, hiç susmayan iç sesine daha fazla kulak verecek kimi örgüt üyeleri buradan kendi hesaplarına bir sonuç çıkartabilirler. Bu tür yorumların bir amacı da örgüt elemanının iç sesinde düşük bir tonlamayla dile gelen eleştirelliğe destek vermek, çıplak gerçekliğin kavranabilmesine yardımcı olmaktır.

Medyaya düşen görev

Çekirdeğinde "kirli bir kutsal" taşıyan, tam da bu niteliği dolayısıyla şiddet dahil her tür yöntemi olağan karşılayan ve sunacağı "verimlilik" açısından değerlendiren örgütler var oldukça, rahatlıkla Akkuş profilinde bulacağı insanları kullanması beklenmelidir. Burada terörle mücadele bakımından kritik değer taşıyan konulardan birisi, medyanın bu tür eylemlerdeki rolü ve buna ilişkin ne tür düzenlemelerin yapılabileceği sorunudur. Çünkü günümüzde terör, tıpkı eylem biçimlerinin de işaret ettiği gibi kanlı bir vitrin oluşturmayı amaçlamakta, mesajını bu görsel düzenleme üzerinden muhataplarına göndermeye çalışmaktadır. Kanlı vitrinin ne kadar kalabalık olursa olsun belli bir yerde "kurulması" önemli değildir, daha anlamlı olanı bunun televizyonlar aracılığıyla milyonlara taşınması, bir bakıma herkesin "gelip geçtiği bir yol üzerinde" sergilenmesidir. Televizyonlar ve gazeteler eylem yerine ilişkin görüntüleri kitlelere ulaştırdıkça, işin dehşetine ilişkin duyguyu izleyicilerine daha ayrıntılı bir şekilde taşımaya çalıştıkça terörün mesajına aracı olmakta, milyonları "ya benim başıma gelseydi?" dehşet verici sorusuyla yüzleştirmektedirler. Medyanın bu tür olaylardaki çelişkisi şudur: Bir tarafta terörün mesajının aracı olmamak için dikkatle davranmak, diğer taraftan ise izleyicilerinin o insani "her şeyi görmek" biçimindeki merak duygularını karşılamak. Bu konuda İngiltere'deki, Fransa'daki örneklerinden hareketle söyleyecek olursak yeni bir tutum oluşuyor: Terörün vitrini olmamak, dehşet görüntülerini vermemek. Terörle daha uzun süre mücadele etmek durumunda olan Türkiye'de işin bu "iletişim" yanı da hakkıyla ele alınmalı, çok açık kıstaslar belirlenmelidir. Unutmayalım ki terörün doğrudan kurbanı hedeflemeyen, onun kanlı bedenini bir araç olarak kullanmak isteyen mantığı kendi zaafını da tam burada taşımaktadır. Terör örgütleri eylemlerinin gerçekliğinden değil, yansımaları üzerinden kendi varlıklarına ve anlamlarına dair hayranlık duygularını beslemekte ve yeni eylemler için kendilerinde heyecan bulmaktadırlar. Medya bu konuda kararlı bir tutumla vitrin olmayı reddettiğinde ekranlarda ve sayfalarda hayranlık duyacağı suretini bulamayanların işlerini bir hayli zorlaştıracaktır.

Bir de elbette çok önemli bir husus, bu tür eylemlerde sükûneti kaybetmek, öfkeyle davranmak, ulaşılamayan örgüt üyelerine karşı duyulan hıncı boşaltmak için bağlantılı olduğu düşünülen görünen hedeflere yönelmektir. Bu tam da terörün istediği sonuçtur. Gerek yöneticiler gerekse toplum ve nihayet medya için, sükûnet dolu bir dil, öfkeye görünür hedefler göstermekten kaçınan bir sorumluluk hayati değerdedir.

M. NACİ BOSTANCI

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious