Toktamış Ateş'i üzen cinayet

Toktamış Ateş'i üzen cinayet.9580
  • Giriş : 29.05.2008 / 09:05:00

İstanbul'un ünlü emniyet müdürlerinden Şükrü Balcı'nın oğlu, alkollüyken bir cinayet işledi. Bu cinayet Prof. Dr. Toktamış Ateş'in bakın neler düşünmesine yol açtı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Toktamış Ateş'in haberi

İstanbul'un ünlü emniyet müdürlerinden Şükrü Balcı'nın oğlu, bir cinayet işlemiş ve şimdi gözaltında. Yaşının, 50'ye yakın olduğu düşünülürse; "gençlik heyecanına", bağlayamayacağımız bir hata.

Olsa olsa "alkol etkisine" bağlanabilir. Yoksa, bir bar kapısında, barın "bodyguardlarıyla" tartışıp; daha sonra öfkesine yenilerek, ruhsatsız tabancayı çekerek birini öldürmek, nasıl açıklanabilir? Üstelik, vurulan gencin ailesinin dramı, orada da noktalanmamış... Neyse, işin bu boyutu beni ilgilendirmiyor. Çoğu kez dile getirdiğim üzere, "Allah kurtarsın..." demekten başka çaremiz yok. Benim bugün üzerinde durmak istediğim konu, bu üzücü olayın bana anımsattıkları.

12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, profesörlük kadrosu bekleyen bir doçenttim. "Eh, artık bundan sonra kadro bulmam hayal oldu" diye düşünmeme karşın, 1982'de bir kadro bularak profesör oldum. Türkiye'nin, (en azından bazı kesimleri için) çok "karanlık" günleriydi. Hain ve hatta (eğer doğruysa) alçakça bir senaryo başarıyla sahneye konulmuş ve sokaklarda oluk oluk kan akarken, insanlar, "bir kurtarıcı" beklentisi içine girmişlerdi. Ve sonunda 12 Eylül sabahı, o "kurtarıcı"(!)gelmişti. Aradan neredeyse 30 yıl geçti, o kurtarıcıların yaptıkları yasaların, Türkiye'yi nerelere götürdüğünü, hep birlikte yaşıyoruz.

12 Eylül'e değgin çok rakam verdim. Gerekirse, aynı rakamlara ileride gene döneriz. Bugün, bambaşka şeyler üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle, şunu anımsatmak istiyorum ki; "1982Anayasası" dediğimiz ve günümüzde de yürürlükte olan yasanın, halk tarafından (hem de ezici bir çoğunlukla...) kabulünden sonra, 1983 yılının Nisan ve Ekim ayları arasında, Türkiye'nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamına yön veren tüm yasalar; evet, altını çizerek bir kez daha yineliyorum, tüm yasalar; ya tümüyle değişti ya da çok önemli ölçüde elden geçirildi. Bu değişimlerin tümünde ortak olan "amaç" demokrasinin işlemesini zorlaştırmaktı.

Sendikalar yasasından polis vazife ve yetki yasasına dek toplantı ve gösteri yasasından, üniversiteler yasasına dek akla gelen ve gelmeyen tüm yasalar "budandı". Beklenti, "disiplinli bir toplum", yaratmaktı. Bugün bile; siyasal partilerimizi, "lider diktatörlüğüne" iten, siyasal partiler yasasının sakıncaları görülmüyor mu? Herhangi bir ayrım yapmadan söylüyorum, kendi partisi içinde demokrasiye izin vermeyen ve tahammül etmeyen "liderlerimiz" Türkiye demokrasisine nasıl bir katkıda bulunabilirler? Aynı şey, yüzde 10'luk akıl dışı bir baraj getirerek; küçük partilere, yaşama şansı bırakmayan, seçim yasası için söylenebilir. Halkımızın seçimlerden umudunu kesmesi; aslında, demokrasiden de umudunu kesmesi, anlamına gelmez mi? Muhalefetteyken bunları değiştireceğini söyleyenlerin; güç ellerine geçince, bunları unutmaları da, Türkiye'nin bir başka dramı...

Ogünlerde İstanbul'da,üst düzey asker ve emniyet mensuplarının katıldığı, bir "koordinasyon merkezi" vardı. Kamu görevlileri arasında, "temizlik yapma"!görev ve yetkisi, bu kuruldaydı. Bir gün işe gittiğinizde; sarı bir zarf içinde. "1402 sayılı Sıkı Yönetim Yasası uyarınca, görevinize son verilmiştir", gibisinden bir yazı alırdınız. İtiraz edebileceğiniz bir makam da yoktu. Ama aradan yıllar geçtikten sonra, bu kepazeliğin yarattığı sonuçlar ortadan kaldırıldı. Ancak yaşananlar, yaşandı...

Öylesine bir kin vardı ki; örneğin,üniversiteden çıkartılan kimi meslektaşlarımıza, özel kesimde iş verilmesine de kızıyorlardı. Bir sıkıyönetim kumandanının; bu türden "1402'likleri" işe alan özel kesim yöneticilerine çattığı da duyulmuştu. "Bırakın sürünsünler..." diye düşünüyorlardı herhalde.

Bu koordinasyon kurullarında, üst rütbeli subaylar ve emniyet görevlilerinin yanı sıra, alt düzey subay ve emniyet görevlileri de vardı elbette. (Daha çok zabıt tutmak vb işler için) İşte bunlardan bir subay arkadaşım, bir gün, "Yahu Tokta" dedi, "Senin Şükrü Balcı'yla bir sorunun mu var?" Nedenini sorduğumda da, "Hemen her toplantıda, senin görevine son verilmesini istiyor" demişti. Allah'tan o dönemlerde, bazı askeri kurumlarda ders verdiğim için, beni iyi tanıyan kumandanlar vardı. Balcı'nın çabaları, sonuç vermemişti.

Ve dünya kimseye kalmıyor. Şükrü Balcı'nın, yurtdışında öldüğünü duyduğum zaman da, bunu düşünmüştüm. Balcı'nın adını taşıyan polis okulunda konferans verdiğim zaman da. Ama oğlunun katil olduğunu okuduğum zaman, biraz burulmadım değil. Gerçekten, dünya kimseye kalmıyor...

BUGÜN

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious