Toplumu kuran milliyetçilik - 2

Toplumu kuran milliyetçilik - 2.9297
  • Giriş : 01.07.2007 / 23:06:00
  • Güncelleme : 01.07.2007 / 23:26:48

Şiddet, insanoğlunun en eski hikâyesi. Kabil, Habil'i öldürdü, kabileler birbirleriyle sonu gelmez savaşlar yaptılar geçmişte.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:



Milliyetçilikle şiddet ve savaş arasında mutlaka bir bağlantı var; ama bu tam da böyle ifade edildiğinde hususen milliyetçiliğin böylesine bir bağ ile hayat bulduğu gibi yanlış bir izlenim doğuyor.

Şiddet, insanoğlunun en eski hikâyesi. Kabil, Habil'i öldürdü, kabileler birbirleriyle sonu gelmez savaşlar yaptılar geçmişte. Milliyetçiliği tarihsizleştiren bir anlatıyla işi çok eskilere götürüp insanoğlunun tüm hayat pratiklerine eklemlemiyor, daha özel bir kategori olarak modernliğe yerleştiriyorsak, asıl tarihsiz olanın şiddet ve savaş olduğunu hatırlamak, milliyetçiliği bir dil oyunu niteliğindeki o özel bağdan beraat ettirmek gerekiyor. Üstelik hangi büyük anlatı, hangi siyaset, savaşı gerçek ya da metaforik olarak kullanmadan kendini var edebiliyor? Krallar, imparatorlar kadar sosyalizm, liberalizm gibi evrensel büyük anlatılar da savaşlar yaptılar, şiddetin araçlarını kullandılar. Bugün milliyetçiliği aşkın evrensel perspektiflerin Gandhi benzeri yöntemler kullandığını düşünmüyoruz herhalde. Küresel ticarî dilin dahi savaş metaforlarıyla dolaşıma girdiği bir dünyada, Filistin, Irak gibi ülkeler başta olmak üzere irili ufaklı çeşitli savaşların kuşatması altında yaşadığımız bir zamanda, bunları milliyetçilikle ilişkilendirmek ne kadar doğru olabilir?

Milliyetçilik, bir tarihsel sabite değil

Milliyetçiliğin toplumu parçaladığı iddiası, toplumu kendi başına bütünlüğe sahip bir yapı olarak görmenin yanılsamasını taşır. Toplumu kuran nedir? Ayrıca toplum dediğimizde, iktidar ve çıkar çelişkileri olmadığı için herkesin herkesle gül gibi geçinip giderken, homojen bütünlüğünü ancak ve sadece "milliyetçiliğin" kışkırtıcı ayrımcılığı ile kaybetme tehlikesiyle karşılaşan bir yapıdan mı söz ediyoruz? Her toplumsal yapının içinde hem ayrıştırıcı hem de bütünleştirici dinamikler olur. Modern zamanlarda, içinde ayrıştırıcı unsurlar da olmakla birlikte, milliyetçiliğin en önemli bütünleştirici, toparlayıcı ideoloji olduğunu nasıl ıskalayabiliriz? "Millî devlet"in askerlik, eğitim, kitle iletişim araçları marifetiyle "eşsiz" bir millî kültür üzerinden sağlamaya çalıştığı "standartlaşma" ne içindir? Bunun fazlasıyla ideolojik, insanların rızaları ve özgürlükleri üzerinde maddî ve moral baskıyla sağlanan bir "bütünleştirme" işi olduğunu söylemek mümkündür. Bu yaklaşımın son derece haklı örnekleri, eleştirileri de vardır. Fakat "milliyetçilik toplumu parçalar" hükmünün zımnî olarak talep ettiği "bütünleştirme" işi nasıl sağlanacaktır? Hem her tür farkı kutsal ve dokunulamaz olarak değerlendirmek hem de tüm bu farklılıkların rızaya dayalı olarak bir arada yaşayabilecekleri bir ülke hayal etmek sadece bir düş olarak görünmüyor, aynı zamanda tarihin tekzip ettiği romantik ve iyi niyetli düşünceler kategorisine giriyor. Bu tür fikirler kesinlikle son derece değerlidir; bunlar, alternatif bir toplum kurmaktan ziyade, hayatın rezil yanlarını da ihtiva eden toplumsal gerçekliğin daha makul ve insanî, daha medenî bir şekilde yaşanmasının iklimini kurmaya çalışır.

Milliyetçilik, bir tarihsel sabite değil, yaşananların paralelinde dönüşen bir siyaset ve ideolojidir. Hayata dair her şey tarihe tabi olduğuna göre, milliyetçilik de bundan vareste değildir. Milliyetçiliğin "millî devlet", "demokrasi", "toplumsal bütünleşmenin parametreleri", "diğer milliyetçiliklerle ilişkiler" gibi başlıklar konusunda yaşadığı dönüşümü anlamaya çalışmak gerekir. Herhalde Hegel'in kastettiği anlamda, "Tanrı'nın yeryüzüne inmiş hali" olarak resmettiği devletin "millî" şekli bugün Türkiye'de hiçbir milliyetçinin zihninde mevcut değildir. "Demokrasi", "millî irade" kavramına sadece demokratik teorinin bir ilkesi olarak değil, "millet"i soyutluktan somutluğa dönüştüren bir gerçekçiliğin de gereği olarak milliyetçilerin bugün en çok üzerinde durduğu kavramlardan birisidir.

"Toplumsal bütünleşme" konusunda milliyetçilerin kafalarının biraz karışık olduğu aşikârdır. Millete atfedilen "özcü" "topluluk ruhunun kurucu unsuru" anlayışıyla, aynı toplumun içinde yer alan "başka türden özcülükler"in nasıl bir arada yaşatılabileceği konusunda geçmişin "aydınlık" "herkes aynı milletin fertleridir" ilkesinden uzaklaşmışlar, ancak henüz yeni bir güzergâh da bulamamışlardır. Fakat itiraf etmeliyiz ki, "bulunmuş güzergâhların" hâlihazırda kitlelere ne ölçüde seslenebildiği konusu daha az karışık değildir. Bu konuda kimse cebinde hazır reçetelerin olduğunu söyleyecek konumda durmuyor. Galiba güzergâhı, toplumun deneyiminden hep birlikte çıkartacağız. Buradaki temel ilke ise asgarisinden "saygı ve karşılıklı anlayış" olacak. Elbette "şiddet"in içinde yer almadığı bir yolculuk aynı yolda yürümeyi kolaylaştıracaktır. Milliyetçiliklerin diğer milliyetçiliklerle sadece çatıştığını, hep çatışma potansiyelini muhafaza ettiğini söylemek, millî devletlerin egemen form olduğu zamanların barış dönemlerini atlamak demektir. Son iki yüz yıl, savaşlarıyla milliyetçiliğin sicilini karartırken, barış ve iyi komşuluk ilişkileriyle de tersi yöndeki ilişkilerin kanıtı olarak görülmelidir.

"Dil varlığın evidir" diyen filozof, bir başka bağlamda, milliyetçiliğin varlığımızın en derin yerlerine kadar nasıl sokulduğunu anlamamıza da ışık tutar. Okuryazarlar millî sınırlarla kayıtlı olmayan entelektüel dünyanın coğrafyasında diledikleri gibi "şeyleri" kompoze ederler ve bulundukları rasathaneden yargının kılıcını meşreplerince kullanırlarken aslında dile getirmedikleri bir nihai sığınağın güvencesinde davrandıklarını bilecek "dış bilince" sahiptirler. Bu nihai sığınak, kimi zaman yurtseverlik, ulusçuluk, ülkeseverlik vs. gibi farklı kılıklara bürünmeye çalışan; ama sonuçta mahiyet farkıyla değil derece farkıyla yolu aynı yere çıkan milliyetçiliktir. Bu nihai sığınak, sözlerin bazen keyfî olan kurmacasında görünmez kılınırken, var oluşumuzun o en temel problemiyle yüzleştiğimizde, "öldüğümüzde nereye gömüleceğimiz söz konusu olduğunda" tercihimiz, "milletim nev'im beşer, vatanım ruy-ı zemin" diyenlerin dahi davrandığı gibi, "Anadolu toprağı"dır.

Milliyetçilik, varlığımızın en derininde

Hakimin karşısında "Saçımın telinden topuğuma kadar komünistim" diyecek kadar haysiyetli ve cesur Nazım Hikmet'in, Anadolu'da bir köyde gömülme vasiyeti hangi tür tartışmalara konu edilirse edilsin, ondan daha önemlisi, Nazım'ın bu millete yönelik derin sevgiyle dolu yüreğini hemen hemen tüm şiirlerinin ruhuna yerleştirdiğidir. Nazım'ın kullandığı dil, bizim varlığımızın evidir, "biz"i kuran en önemli yapıtaşlarından birisidir. Bugünkü siyasî mücadele içinde "milliyetçilik yükseliyor" sözleri her bakımdan dar alanda, 22 Temmuz'un sandığına odaklı bir bağlamın içinde anlam kazanıyor. Bu muhakeme biçimi, milliyetçiliğin uzun tarihinden soyutlanmış fazlasıyla kategorik ve partilerin polemikçi söylemlerini hesaba katarak oluşuyor. "Derin" sözünün klişemsi çağrışımlarını unutmadan, milliyetçiliğin tarihî ve sosyal derinliğine ulaşarak anlaşılmayı hak eden bir "anlatı" olduğunu, güncele yansıyan yönlerinin ise politik polemiklerden önce sosyal analizlere yaslanması gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu tutum, milliyetçiliğin toplumsal ve politik tarihi ile üzerinde hayat bulduğu ekonomik şartları dikkate alan, buradan "görünümlere ve söyleme" ulaşan bir tutarlılığa imkân verecektir. Aksine politik mücadelelerin, hele de seçim dönemlerinde daha öne çıkan "araçsal" dilin ve anlatım biçimlerinin dünyasına yaslanarak buradan toplumsal tezahürlere ulaşmaya çalışan yaklaşımın ise milliyetçiliğin anlaşılmasına pek fazla katkısı olamayacaktır.

                                                                    Kaynak: M. Naci Bostancı

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious