Turgut Özal'dan Tayyip Erdoğan'a değişen Türkiye

Turgut Özal'dan Tayyip Erdoğan'a değişen Türkiye.15565
  • Giriş : 05.05.2008 / 18:53:00
  • Güncelleme : 05.05.2008 / 18:57:54

Bu özetin doğurduğu soru Erdoğan ve Özal arasındaki benzerlik/farklılık bilançosunun sunduğu resimdir.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Tayyip Erdoğan esasında Özal geleneğinin devamı ya da halefi değil Türk siyasasının yaşadığı kronik krizlerin içinden doğan yani büyük bir yol ayrımına maruz kalan toplumun, ‘kolektif çağrısı’nın eseri, lideridir.

AYNI kavramlar, yanlış algılar, güçlü bir zihinsel muhalefet ‘Özal’dan Erdoğan’a birleşen demokrasi mücadelesinin temel hatlarıdır esasında...

Türkiye’yi dışa kapalılık tahakkümünden kurtarmaya çalışan Özal’ın anahtar sloganı ‘değişim/dönüşüm’ yani transformasyon olmuştu. Dünyada yükselen (Reegan, Thatcher) benzeri bir ‘yeni sağ muhafazakarlık’ ve de ‘liberallik’ etkisi/beslemesiyle (ki bu kavramlar iç içe geçmişti) dünyada güç kazanan Friedman’cı parasalcı (monetarist) politikaları ülkede hayata geçirdi.

‘Daha az devlet daha çok ekonomi’ diye özetlenebilecek bu program ‘hür teşebbüs, din ve vicdan özgürlüğü’ gibi ilkelerle desteklenerek özellikle bürokratik sabitleme/durağanlaştırma ilkesiyle hayat bulan statüko seddi aşılmaya çalışılacaktı. Özal’ın siyasal hayatta ‘liberallik/ muhafazakarlık’ gelgitleri içinde oluşturduğu pragmatik demokratikleşme programı kısmi katkılarına rağmen kültürel/moral/toplumsal yönleriyle yeterli ve ikna edici değildi. Fakat total olarak bakıldığında ‘değişim/dönüşüm’ yolunda bir devrimci olarak tanımlanabilecek bir miras bıraktı.

Erdoğan kimin devamı?

Bu kısa ama mecburi özetin doğurduğu esas soru Erdoğan ve Özal arasındaki benzerlik/farklılık bilançosunun sunduğu resimdir. Tayyip Erdoğan esasında Özal geleneğinin devamı ya da halefi değil Türk siyasasının yaşadığı kronik krizlerin içinden doğan yani büyük bir yol ayrımına (çatallanmaya) maruz kalan toplumun, ‘kolektif çağrısı’nın eseri/lideridir. Bulmasını ümit ettiği(miz) ‘değişim mirası/hazinesi’ statüko seçkinleri tarafından bir kez daha arka bahçenin bilinmeyen bir köşesine gömülmüştü. O yüzden Erdoğan, bir geleneği devral(a)madı, yüz yüze kaldığı enkazdan arta kalanlarla önce güveni kazanarak ‘rehabilite’etti, ardından ‘istikrarı’ sağlayarak restorasyona girişti, şimdi ise yarına bakarak ‘reformları’ hızlanarak sürdürmek zorunda olduğunu idrak ediyor. Çünkü ‘çürümenin tarihi, tereddüt duyanların akıbetleriyle yazılır’.

Miras mı inşa mı?

DP lideri Adnan Menderes, tek parti devrinin ‘yangın ve enkaz yerine’ çevirdiği bir evden kurtulmak için imdat isteyenlerin sığındığı cankurtaran bir ‘itfaiye eriydi’. Majestelerinin muhalefeti örneklerinin aksine teveccüh görmesi kaçınılmazdı. Turgut Özal ‘kronik sefaletin, zihinsel dayatmaların’ tükettiği bir hastaya ‘oksijen çadırında’ ilk müdahaleyi yapan ‘hekim’ olarak kabul gördü. ‘Acı ilacı içeceğiz, kemer sıkacağız’ tabiriyle kendi misyonunu anlatıyordu. AK Parti lideri Tayyip Erdoğan ise kritik saatler geçiren hastaya son ve elzem müdahaleyi yapan bir ‘cerrah’ olarak radikal tedaviyi yani tüm alanlarda yapısal dönüşümü tamamlamayı hedefliyor. Özal küçük birimler halinde yaşayan ‘kümelenmelerin’, yani siyasal anlamda cemaatçi konumlanmaların yerine daha ziyade cemiyet algısının/toplumsal özgüven ve etkileşimin kurgulanmasını temsil/teşvik ediyordu. En azından iletişim imkánlarını kolaylaştırmış, dört eğilimi siyasetçi devşirme anlamında da olsa sağlamaya çalışmıştı. Erdoğan ise toplumsal ve bireysel temasın/işbirliğinin teminini, ‘hareketlerin serbestisi/özgürleşmesi’(freedom of movements) anlamında asgari düzeyde sağlayan Özal’dan farklılık gösteriyor, çıtayı yükseltiyordu. Hem seçmen nezdinde ve hem de sol/liberal/demokrat aydınlar düzeyinde ‘örtük bir koalisyon’a sesleniyor, sivil toplum dinamiklerinin öne çıkmasına daha kurumsal katkıda bulunma iradesini gösteriyor.

Özal siyasal programını uygularken büyük bürokratik muhalefete rağmen siyasetin eski tüfeklerinin tasfiye edildiği bir ‘boşluk’ ta çalışabilmişti. Erdoğan ise 28 Şubat sürecinin tetiklediği, 2001 krizinin ürettiği ‘güvensizlik ve kargaşa’ ortamından yol bulmak, siyasi yasaklılık da eklendiğinde ‘kendi küllerinden doğmayı’ başarmak zorundaydı. Özal ‘mühendisler ideolojisinin’ takipçisi yani bir anlamda siyasal teknokratizme bağlıydı. Erdoğan ise ‘tüccar siyaset’ sloganında ifadesini bulan ve önyargıyla eleştirilen bir ‘yap(tır), işlet(tir), devr-i daim ettir’ yani ‘kazandır-kazan’ anlayışının ürünü, aslında doğru tanımıyla ‘işletmeci siyaseti’nin dinamik, interaktif, verimli motivasyonlarına güveniyor.

Kendi küllerinden doğmak

Sistemin yozlaştırıldığı iddiası aslında ‘biz bize yeteriz/sadeci biz nimetlerden istifade etmeliyiz’ koalisyonunun boş bir tehdidinden/ajitasyonundan başka bir şey değildir. Gandi’ye ‘Batı uygarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorulduğunda o da ‘İyi bir fikir olabilirdi’ demişti. Cevabın eleştirel analizi bir yana ironik ders şudur; Türk siyaset ve ekonomiğinin hayat bulduğu bir sistem hiçbir zaman gerçek anlamda hüküm sürmedi. Sistem denilen olgu, egemenlerin çıkarları etrafında kurduğu ‘teamül düzenidir’, yani böyle gelmiş böyle gitmeli anlayışıdır. Bu da Tayyip Erdoğan’ın kırmayı hedeflediği ‘uyumcu’(conformist) yapının adıydı.

AK Parti kendini ‘muhafazakár demokrat’ olarak tanımlıyor. Bu bir çelişki değil esasında. Muhafazakárlığın fikir babalarından Edmund Burke ‘değişerek devam etmek, devam ederek değişmek’ mottosuyla özetlenebilecek düşünsel çerçevesini (canon) kurmuştu. Muhafazakár/ahlaki tutumuna karşın İngiliz liberallerinin partisinde (Whig) siyasete devam etti. AK Parti ise siyasal retoriği ile Hıristiyan Demokratlarla değil aksine Avrupa’daki sosyal demokrat ya da liberal tandanslı partilerle işbirliği yapıyor. Bu da Tayyip Erdoğan’ın şahsında ve vizyonunda bir ‘çok değerlilik’ ilkesinin ikame ve icra edilmesi anlamı taşır.

Sosyolog Zygmunt Baumann, ‘Siyaset Arayışı’ kitabında ‘özgürleşme ve demokrasi’ sürecinin sağlıklı ve tamamlanmış olmasını ‘tercümenin sürekliliği’ ile izah eder; ‘Özel ve kamusal hayat arasındaki köprüler atıldığı ya da hiç inşa edilmemiş olduğu sürece ya da başka şekilde söylersek, kişisel kaygıları kamusal meselelere tercüme etmenin, beri yandan da, özel dertlerde kamusal meseleleri görüp saptamanın kolay ve bariz yolu olmadığı sürece bireysel özgürlüğün artmasıyla kolektif iktidarsızlığın artması çakışabilir.’

Köhnemiş düzenin tasfiyesi

Özal özel sorunları/toplumsal talepleri devlet katına tercüme eden liderdi.

Tayyip Erdoğan ise toplumsal dertlerimizi/birikimlerimizi dünya ölçeğinde ve özellikle Avrupa nezdinde seslendirmek, evrensel demokratik tecrübeyi/zenginliği ise Türkiye’ye ‘tercüme/ikame etmek’ misyonunu temsil ediyor. Sivil, demokratik ve çoğulcu bir idareyi, yaşam kalitesi/emniyeti yüksek bir toplumsal güvenilirlik ortamını tesis etmek anlamında geri adım atmadığı, uzlaşma adına yozlaşmadığı sürece iddiasını/başarısını sürdürebilir. Özal’dan Erdoğan’a evrilen süreç köhnemiş düzen(sizlik)in tasfiyesini, bildiğimiz Türkiye’nin sonunu işaretliyor.

Özal kusurlarına rağmen, tarihin içinde durağanlaştırılmış bir topluma ‘tahayyül etme’ yeteneğini geri vermeyi başarmıştı.

Başbakan Erdoğan ise sosyo-politik teveccühle, evrensel ölçekte ‘hayatta kalma strateji’mizi temsil ediyor. Tercüme biterse, tecrübe de işe yaramaz...

ORHAN OĞUZ GÜRBÜZ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious