Türkiye 2001'den bu güne 6 kez darbe tehlikesi yaşadı

Türkiye 2001'den bu güne 6 kez darbe tehlikesi yaşadı.18414
  • Giriş : 11.04.2008 / 22:05:00
  • Güncelleme : 11.04.2008 / 22:05:38

İsmet Berkan, Türkiye'de 2001'den bu zamana tam 6 darbe girişiminde bulunulduğunu yazdı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Radikal Gazetesi yazarı İsmet Berkan Türkiye gündemini sarsan Ergenekon terör örgütü soruşturmasından yola çıkarak örgütü ve faaliyetlerini mercek altına alan bir yazı dizisine imza attı. Ergenekon ‘ un yakın tarihi başlıklı yedi yazı kaleme alan Berkan, bu yazılarında Türkiye’nin yakın tarihte atlattığı darbe girişimlerini yazdı.

İşte Ergenekon’un yakın tarihinin ortaya çıkarttığı darbe girişimleri:

1.DARBE GİRİŞİMİ:

Bugün konuştuğumuz manada Ergenekon'un başladığı dönem 2001'in sonbaharı.

O sırada ülke ekonomik krizle boğuşmakta, Başbakan Bülent Ecevit yaşlılığı ve zaman zaman kelimeleri karıştırması nedeniyle eleştirilmekte. Bir grup emekli asker, hem de daha o 30 Ağustos'ta emekliye ayrılmış olan üst düzey asker, önce İstanbul iş dünyası ile temasa geçiyor. Önerdikleri şey şu: 'Bülent Ecevit yaşını ve sağlığını gerekçe gösterip çekilsin, yerini de yardımcısı Hüsamettin Özkan'a bıraksın.'

İş dünyasının temsilcileri bu öneriyi Bülent Ecevit'e değil, Hüsamettin Özkan'a iletiyorlar. Özkan, 'Ben bu öneriyi duymamış olayım' diyor, olayın üstü kapatılıyor.

Emekli komutanlar bunun üzerine Hüsamettin Özkan'la doğrudan temas kuruyorlar. Bodrum'daki orduevinde gerçekleşen görüşmede halen görevde olan bazı yüksek rütbeli askerler de bulunuyor ve teklif tekrar ediliyor. Özkan yine, 'Ben bunu duymamış olayım, ben böyle bir şeyi Sayın Ecevit'e söyleyemem, o önermedikçe kabul de edemem' diyor.

Bunun üzerine askerler, Çankaya Köşkü'nde yapılan bir resepsiyon sırasında Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'e bu temaslarını ayrıntılı biçimde anlatıyorlar.

Ertesi sabah Murat bunları bana aktarınca, ben 'Haberin iki kaynaktan teyidi' ilkesince Hüsamettin Özkan'a bunu sormasını söylüyorum. Murat, Özkan'ın yanına gidiyor, haberi doğrulatıyor ve bu arada fazlası oluyor, Özkan Murat'ı alıp Başbakan Ecevit'in yanına götürüyor ve Ecevit de askerlerin bu temaslarını ve tekliflerini bu yolla Murat'tan öğreniyor.

O dönemin Genelkurmay başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun haberdar olmaması ihtimalinin yok denecek kadar az olduğu bu girişim, Berkan’a göre ilk 'darbe' girişimiydi.

2.DARBE GİRİŞİMİ:

İlk darbe girişimi sonrası başbakan Bülen Ecevit nezdinde güven kaybına uğrayan Hüsamettin Özkan'ın ayrılıp Şükrü Sina Gürel'in Ecevit'in sağ kolu olmasıyla Temmuz 2002'de, Başbakan Ecevit, Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'na, 'ABD önümüzdeki dönemde Irak'ta savaş yapacak, önemli olaylar yaşanacak, sizin Genelkurmay Başkanlığı sürenizi uzatalım' teklifinde bulunuyor.

Kıvrıkoğlu, bu uzatmanın yasa gerektireceğini, hükümetin böyle bir yasayı çıkarmaya muktedir olmadığını biliyor, teklifi kibarca reddediyor. Zaten Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de teklife sıcak bakmıyor.

Bunlar olmuyor ama Kıvrıkoğlu, bir sonraki dönemin komuta yapısını kendisi belirlemek istiyor ve Ecevit'e ve Cumhurbaşkanı Sezer'e, o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olarak Genelkurmay Başkanlığına hazırlanan Hilmi Özkök için 'Onu Genelkurmay Başkanı yapmayın' diyor. Sebebi sorulduğunda da, 'İrticaya karşı yumuşaktır' cevabını veriyor.
Cumhurbaşkanı Sezer bu teklifi kabul etmiyor, Özkök'ün Genelkurmay Başkanlığı kesinleşiyor.

Ama Kıvrıkoğlu, kendi yasal yetkisini kimseye danışmadan ve onay aramadan kullanıp boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na teamül gereği 1. Ordu Komutanı Edip Başer'i değil emekli olmaya hazırlanan, hatta odasını toplayıp lojmanını boşaltan Jandarma Genel Komutanı Aytaç Yalman'ı, Jandarma komutanlığına da Şener Eruygur'u öneriyor.

Hükümet bu emrivakilerden çok hoşlanmıyor ama bir seri emeklilik krizini engellemek için kararnameler son dakikada imzalanıyor. Cumhurbaşkanı da imzasını son ana bırakıyor.

3.DARBE GİRİŞİMİ:

Kara Kuvvetleri'ne eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun teamül dışına çıkmasıyla Aytaç Yalman, Jandarma'ya ise Şener Eruygur komutan oldu.
Ve bu atamalardan kısa bir süre sonra, Kasım 2002'de Adalet ve Kalkınma Partisi seçimi kazanıp tek başına iktidar oldu. Sadece beş yıl önce Türkiye'yi askeri darbenin eşiğine getiren ve 'postmodern darbe'yle iktidardan indirilen siyasal islamcı akım, arada iki siyasi partisi de kapatıldığı halde, tek başına iktidara gelmişti.

Daha seçim gecesi gözler askerdeydi, acaba asker bu işe ne diyecekti? Genelkurmay Başkanı Özkök, 'Seçim sonuçlarına saygı göstermek gerektiği'ni söyleyerek tutumunu açıkladı. Bu açıklamayla birlikte de alt kademelerde ve emekli askerler arasında kazan kaynamaya başladı. Cumhuriyet gazetesinin meşhur 'Genç subaylar tedirgin' manşeti bu ortamda geldi, Emin Çölaşan gibi yazarların Genelkurmay Başkanı'nı 'yumuşak' olmakla eleştiren yazıları bu ortamda geldi.

Genelkurmay Başkanı, sırf bu 'Genç subaylar tedirgin' manşeti için basın toplantısı düzenlemek zorunda kaldı, 'Demokrat bir insanım, bu suç mu?' dedi!

Bu arada yıl 2003 olmuş, ABD Irak'ı işgal için Türkiye'den yardım istemiş, hükümet de onlara yardım vaat etmişti. Bu amaçla hazırlanan izin tezkeresinin Meclis'te oylanmasından bir gün önce Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Milliyet'ten Fikret Bila'ya isminin kullanılmadığı bir demeç verdi ve tezkereyi doğru bulmadığını söyledi. 3 Mart'ta tezkerenin reddinde bu demecin etkili olup olmadığı o gün bugün tartışılıyor.

Sadece bu da değil. O sırada Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, kendi adıyla anılan Kıbrıs çözüm planını açıklamış, Kıbrıslı tarafları bu plan üzerinde konuşmak için Hollanda'ya Lahey'e davet etmişti.

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Ankara'da Başbakan Abdullah Gül'den, 'Sakın planı kategorik olarak reddetmeyin' diye talimat almış olmasına rağmen daha Lahey'e iner inmez 'Ben buraya Annan'a hayır cevabı vermeye geldim' dedi, görüşmeleri öldürdü. Denktaş bunu söylerken tek başına hareket etmiyordu, Ankara'da güvendiği dağlar vardı, onu teşvik edenler vardı.

Türkiye'nin seçilmiş hükümeti, kendi politikasını uygulayamamış, uygulatama-mıştı. Ankara'da birileri devreye girmiş, hükümetin açık talimatını uygulatmamıştı.

4.DARBE GİRİŞİMİ:

2002 Aralık'ta Kopenhag'da yapılan Avrupa Birliği zirvesine büyük umutlarla giden ama adaylık için 2004 sonuna tarih alan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı işin kilidinin içeride Kopenhag Kriterleri ile ilgili demokratik reformları yapmak kadar Kıbrıs sorununu çözüm yoluna sokmakta olduğunu görmüştü.
2003 Mart'ındaki büyük Kıbrıs fırsatı, hükümete rağmen kaçırılmış, kaçırtılmıştı. Ocak 2004'te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bizzat ipleri eline aldı, önce Davos'ta kendisiyle gönülsüzce görüşen BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a, 'Kıbrıs çözüm planında sizin hakemliğinizi kabul ediyoruz' diyerek büyük ümit verdi. Annan Planı mezardan çıkmış, yeniden görüşme masasına gelmişti. Annan, Kıbrıs'ta tarafları New York'a davet etti.

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Ankara'nın baskısıyla heyetine seçimi kazanıp Başbakan olmuş olan Mehmet Ali Talat'ı da dahil etmek zorunda kaldı. Ama heyetin geri kalanı bildik eski Denktaş takımıydı. Denktaş bu kez havaalanında iner inmez 'Biz hayır cevabı vermeye geldik' diyemedi, çünkü Ankara'da aradığı desteği bir türlü tam bulamıyordu.

Onlar New York'tayken Ankara'da da garip şeyler oluyordu. İki kuvvet komutanı başta olmak üzere silahlı kuvvetlerin üst kademesi işadamlarından medya patronlarına kadar bir dizi yarı gizli görüşme yürütüyor, neredeyse açık açık 28 Şubatvari bir postmodern darbeye medya ve kamuoyu desteği aranıyordu.

Hatta bazı politikacı eskileri ortada 'İhtilalin başbakanı benim' diye dolaşıyor, daha da ilginci bu iki kuvvet komutanı gerçekten o politikacıyla görüşmüş, ondan bazı taleplerde bulunmuş oluyordu.
New York'taki Denktaş heyeti açısından en kritik şey, Annan'ın hakemliğini kabul etme meselesiydi. İş o noktaya gelene kadar Ankara'dan bir 'bildiri' çıkacağına kesin gözüyle bakıyordu Denktaş ve yakın çevresi. Ankara'dan beklenen bildiri ise bir türlü gelmiyordu. Sonunda Denktaş Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ü aradı, aldığı cevap, 'Benim Anayasal olarak yapabileceğim bu kadar' şeklindeydi. Denktaş, iki kuvvet komutanının başarılı olamadığını, Hilmi Özkök'ü aşamadığını anlamıştı, o da yelkenleri suya indirdi.

Bu sırada iki kuvvet komutanını teşvik eden, 28 Şubat gibi değil 12 Eylül gibi doğrudan bir darbeye itekleyen çevreler de yok değildi. Daha önce hazırlanmış olan ve AKP hükümetinin devrilmesini öngören Sarıkız planı yerine doğrudan darbe isteniyordu şimdi. Bir komutanın bir ara hızını alamayıp etrafına 'Tarih beni yazar' dediği de duyulmuştu.

Tam bu karışıklıkların arasında, New York'ta Kıbrıs görüşmeleri bitip İsviçre'nin Bürgenstock kasabası için randevu tarihi beklenirken hükümetin çok önemli bir üyesiyle özel bir görüşme yaptım. Görüştüğüm bakana askeri cepheden gelen dedikoduları aktardığımda o bakan 'Hepsini biliyoruz' dedi, hatta 'Sarıkız' kod adını da kullandı. 'Peki ne yapıyorsunuz?' dediğimde, 'Bekleyin, çok şey olacak' dedi, aradan dört yıl geçti, hâlâ bekliyoruz!
Bugün 'Ergenekon' adıyla andığımız, benim zaman zaman 'AKP gitsin de nasıl giderse gitsin örgütü' adını da kullandığım 'oluşum' açısından Kıbrıs sorununun, daha doğrusu Annan Planı'nın referanduma kadar gitmesi çok önemli bir dönüm noktası.
Pazar günü çıkan yazıda da anlatmaya çalıştım, dönemin iki kuvvet komutanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'la görüşmek için New York'a giden KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a önce 'Merak etme arkandayız' demişler ama sonra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ü aşamamış, bir anlamda yenilgiye uğramışlardı.

Bu yenilmişlik duygusu, özellikle bu komutanlardan birinde çok ciddi etkiler bıraktı. Bir yandan, yakın zamana kadar birlikte hareket ettiğini düşündüğü dostunu 'korkaklık'la suçluyor, bir yandan da
artık son aylarını geçirdiği kritik mevkinin imkânlarıyla geleceğe dönük planlamalar yapıyordu.
Daha Ocak 2004'ten itibaren yapılan ilk hareketlerin başında 'Vatan Haini Gazeteciler' listesi hazırlamak, Kıbrıs'ta çözümü ve Türkiye'nin AB üyeliğini savunmayı vatana ihanetle bir tutmak geliyordu. Bu, anlık bir duygusal tepkinin dışa vurumu değildi, özenle hazırlanmış bir psikolojik savaş taktiğiydi.

Hem iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi hem de Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olmasını savunan, dolayısıyla demokratik standartların yükselmesini, insan haklarının hayata geçmesini, Batı yanlısı politikalar izlenmesini savunan başta gazeteciler olmak üzere sivil toplum örgütleri, iş dünyası temsilcileri, aydınlar vs. geniş bir kesim 'gayrı milli' veya 'vatan haini' ilan edilerek karşıt bir milliyetçi cephe yaratılıyordu.

Bizim Radikal'de 'Kızıl Elma Koalisyonu' adını taktığımız (Bu ismi koalisyon mensupları da derhal benimsedi) 'oluşum' işte tepede yapılan bu dikkatli ve özenli planlamanın, psikolojik savaş stratejisinin bir gereği olarak bir günde ortaya çıktı neredeyse.

Hepsinin de başında 2004 Ocak ayında darbe yapmayı çok istemiş bazı yüksek rütbeli cuntacı emekli subayların bulunduğu 'sivil' toplum örgütleri bu komutanın emekli olmazdan önce devlet imkânlarını kullanarak hazırladığı plan ve strateji sayesinde pıtrak gibi ortaya çıktı daha sonra.

Başta amaçlanan, 'Kızıl Elma Koalisyonu'nun genişlemesi, bütün anti-AKP güçlerin bu koalisyonda yer almasıydı. Zaten o sayede, özellikle taşrada mesela MHP'liler, CHP lideri Deniz Baykal'ı karşılamaya veya tam tersi CHP'liler Devlet Bahçeli'yi karşılayıp uğurlamaya vs. başladılar. Atatürkçü Düşünce Derneği her yerde aktifti.

Ama kısa zamanda çözülmeler yaşandı. CHP ve MHP, kendileri dışında yazılmış bir senaryonun parçası olmak istemediler ve sessizce koalisyondan ayrıldılar. Giderek koalisyon ADD ve etrafındaki bazı marjinal gençlik örgütlerinden ibaret kaldı. Bugünse etkinlikleri neredeyse dibe vurmuş durumda.

Yine de hareket belli bir ivme almıştı ve Türkiye'nin en önemli güvenlik bürokratlarından birinin deyimiyle 'vatan kurtaran aslan'lar hareketin içinde önemli görevler edinmeye, legal görünümlü illegal örgütlenmelere gidilmeye başlanmıştı.

2004 Ağustosu'nda emekli olan o komutanın karargâhında hazırlanan plan bazı aksaklıklarla da olsa yürüyordu. Plan kabaca şuydu: 2004 Ocak ayında 'satılmış ve vatan haini medya' işbirliği yapmadığı için 28 Şubat vari bir post-modern darbe yapılamamış, AKP hükümeti devrilememişti ama bu kez medya dışarıdan kuşatılacak, komplekse kapılıp AKP karşıtı havaya girmesi sağlanacak ve bu arada geniş kitle desteği sağlanacak eylemler yapılarak önce medya, ardından hükümet üzerinde baskı kurulacaktı. Psikolojik savaş böyle planlanmıştı.

Önce Danıştay saldırısı yaşandı. Alparslan Aslan adlı bir saldırgan Danıştay binasında ölüm saçtı, sonra da yakalandı. Saldırgan, türbanı yasaklayan kararları nedeniyle eline silah almıştı, yani eylem 'laiklik karşıtı'ydı. Gerçi saldırgan son zamanlarda daha çok ulusalcı çevrelerle vakit geçirmiş biriydi ama olsun, geniş kitleler inanmak istediği şeye inandı. Geniş katılımlı cenaze töreni son yılların en büyük laiklik, yani hükümet karşıtı gösterisi oldu.

Oldu ama bundan daha büyüğü yoldaydı, Cumhuriyet Mitingleri geliyordu.
Mitinglerin başında ise, bütün bu planlamayı yapan eski komutan Şener Eruygur vardı.

Danıştay saldırısından hemen sonra Başbakan Yardımcısı sıfatıyla o zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Emniyet Genel Müdürlüğü'nden ve MİT'ten bir brifing ister. İki kurum da, saldırgan ve yakın çevresiyle ilgili kendi bilgi hazinelerinde olanları Gül'ün önüne sererler. Polisin yaptığı sunumda bir de şema vardır. Bu şemada, Danıştay saldırganı dahil bugün tutuklu olarak cezaevinde bulunan bütün Ergenekon şüphelileri yer almaktadır. Sadece onlar mı, daha fazlası da var şemada, Veli Küçük dışında başka emekli askerlerin isimleri de var.

Ama ilk ağızda Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul'da başlayacak olan Ergenekon Soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor, Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül'e sunduğu istihbari bağlantıları savcıya sunamıyor, delillendiremiyor. (Nitekim, henüz resmi olarak doğrulanmayan bir iddiaya göre Danıştay saldırısı mahkûmlarından biri, İstanbul'daki Ergenekon savcısına Danıştay saldırısı ile Ergenekon arasındaki direkt bağa ilişkin önemli bir ifade verdi, yani bağlantı eğer kurulduysa daha yeni kuruldu, o da bir kişinin ifadesiyle.)

* * *
Danıştay cenazesi sonrasında gözler 14 Nisan'da Ankara'da yapılacak olan 'Cumhuriyet Mitingi'ne çevrilmişti. Mitingi Atatürkçü Düşünce Derneği'nin başını çektiği ve nasıl oluştuklarını dün bu köşede anlatmaya çalıştığım bazı 'sivil' örgütler düzenliyordu. ADD'nin başında ise, adı eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Amiral Özden Örnek'e ait olduğu öne sürülen günlüklerde 'darbe lideri' olarak geçen eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur vardı.

İddiaya göre, 2004 için planlanan 'Sarıkız' kod adlı darbe planının başarısızlığa uğraması üzerine yapılıp 'Ayışığı-Yakamoz' kod adı verilen ve 'sivil toplumun medya ve hükümet üzerinde baskı uyandıracak kitle desteğini sağlaması' yoluyla Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının devrilmesini öngören planlar bir kuvvet komutanının karargâhında hazırlanmıştı. Ve yine iddiaya göre bu planlar Eruygur'un emekli olduğu 2004 sonrası dönemi kapsıyordu esas olarak.

Bütün bunları bilenler açısından yüz binlerin bir araya geldiği Cumhuriyet mitingleri fazlasıyla şüpheli organiza-syonlardı. Mitinglerin katılımcıları son derece samimiydi ve endişelerini gidermek için, hükümeti protesto haklarını kullanmak için vs. bayraklarını alıp meydanlara gitmişlerdi. Zaten Danıştay saldırısı, onlara göre laikliğin tehlikede olduğunun kanıtıydı.

Ama mitinglerde yapılan konuşmalar bu samimi hislerin çok ama çok ötesine geçiyor, çok daha dar ve marjinal bir hedefe yöneliyordu: Hükümet 'gayrı milli'ydi ve Türkiye'yi ABD'ye, AB'ye 'satıyor'du, medya da 'satılmış'tı, gerçekleri yazmıyor, hükümetin dümen suyundan ayrılmıyordu.

Ankara'daki miting İstanbul'da ve İzmir'de de tekrar edildi ve hep kürsüden bu mesajlar verildi.

Yani hükümet ve onun destekçileri vatan hainiydi!

* * *
CHP ve MHP'nin kurumsal olarak uzak durduğu ama özellikle CHP teşkilatlarının yoğun biçimde katıldığı bu mitinglerin en büyük amacı daha önce özel görüşmelerle 'yandaş' yapılamayan medyanın üzerinde 'mahalle baskısı' yaratmaktı ve az kalsın bunda başarılı olunuyordu.

Ama yanlış zamanda yapılan bir 'darbe' mitinglerle yaratılan havayı bir anda boşa çıkaracaktı.

5.DARBE GİRİŞİMİ:

Mitingleri izleyen ve ona katılan pek çok kişi için mitinglerin amacı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kendi içinden bir Cumhurbaşkanı seçmesini engellemek, en azından bu girişimi protesto etmekti.

Ama miting tertipçileri açısından bu ana amaç değildi. Mitinglerle esas amaçlanan şey, Türkiye'yi giderek 27 Mayıs darbesi öncesindeki gibi bir ortama sokmak, toplumda kutuplaşmayı ve gerginliği artırmak, bu gerginliğin sokak eylemlerine dönüşmesinin ardından da darbe yapılması için elleri ovuşturup beklemeye başlamaktı. Mitingler bu yolun ilk adımıydı.

Mitingler yapılırken Anayasa'nın öngördüğü Cumhurbaşkanı seçim takvimi de işlemeye başlamıştı. Adaylık için başvuru süresinin dolmasına bir gün kala Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 'Abdullah kardeşimiz adayımızdır' dedi. İlk tur oylama 27 Nisan Cuma günü yapıldı ve o günün gece yarısına doğru Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesine konan bir bildiri ile Türkiye birbirine girdi.
Beşinci darbe buydu.
Genelkurmay'ın 'Eğer Anayasa Mahkemesi bu seçimi iptal etmezse
darbe yaparım' diye de okunabilecek olan bildirisi, Türkiye'de bütün hesapları bozacak olaylar zincirini başlattı.

Bir kere hükümet kuyruğu dik tuttu, ertesi gün sert sayılabilecek bir açıklama yaptı. Ama bununla da yetinmedi ve hem erken genel seçimin hem de Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesinin önünü açan düzenlemelere girişti.

Bir anda seçim ortamına girilince Ergenekon'un hesapları yattı; çünkü onlar seçimin Kasım 2007'de, normal zamanında olacağını düşünüyor, eylem planlarını buna göre oluşturuyorlardı.
Genelkurmay bildirisi darbe tehlikesinin 'açık ve yakın' olduğunu gösterince, Cumhuriyet Mitinglerine katılanların önemli bir bölümü dahil pek çok kişi fikir değiştirdi: Evet laiklik önemliydi, bu hükümetten de hoşlanmıyorlardı ama darbe de istemiyorlardı.

Yani, 27 Nisan bildirisi bilerek ya da bilmeyerek, Ergenekon'un hesaplarını da bozdu, askeri darbenin meşruiyetini kaybetmesine neden oldu. Üstüne üstlük 22 Temmuz seçiminden AKP yüzde 47 oy alıp miting tertipçilerinin desteklediği CHP ve MHP umulduğu kadar başarılı olmayınca Ergenekon'un planları baştan aşağı sarsıldı.

Zaten o sırada İstanbul Ümraniye'de bir evde bulunan el bombaları yüzünden başla-yan bir soruşturma, Ergenekon'un silahlı eylem kanadını açığa çıkarmaya başlamıştı. İşte bugün konuştuğumuz soruşturma bu.

Soruşturmanın en önemli bulgularından biri ise Cumhuriyet Mitingleri öncesi yapılan Cumhuriyet gazetesi bombalaması- Danıştay saldırısı-Ümraniye bombaları ilişkisinin kurulmuş olması. Çünkü, Cumhuriyet'i bombalayanlarla Danıştay'a saldıranların aynı kişiler olduğunu biliyorduk, bilmediğimiz 'dinci-milliyetçi' çizgideki bu saldırganların gerçekte 'ulusalcı' ve AKP'den ne pahasına olursa olsun kurtulmayı hedefleyen bir başka çetenin emrinde olup olmadığıydı, şimdi onu da biliyoruz.

6.DARBE GİRİŞİMİ:

Lafı fazla dolaştırmaya gerek yok, AKP iktidarı, Türkiye'de 'devlet iktidarı' adı verilen iktidarı temelinden sarstı. Ve o 'devlet iktidarının' temsilcisi olduğuna inanan bazı kamu görevlileri, programını halka anlatıp demokratik yollarla seçilmiş hükümetin başta Avrupa Birliği reformları olmak üzere uygulamalarını 'gayri milli' buldu, bunların gerçekleşmesini engellemek için elinden geleni yaptı.
Zaten o sebeple, her şeyin başlangıcında Kıbrıs politikaları var. O sebeple, Ergenekon'u oluşturan veya o fikri şemsiye altına giren tuhaf yatak arkadaşlarını birleştiren ana nokta AB'ye karşı olmaları. Bir başka ortak nokta da, 'ne pahasına olursa olsun' AKP'den kurtulmak istemeleri.

İşin içine 'ne pahasına olursa olsun' gibi bir cümle girince, doğal olarak yapılanın demokrasinin d'siyle bile bir ilişkisi kalmamaya başlıyor. Askeri darbe planı hazırlamayı, sağa sola bomba atmayı, yüksek yargı organlarına silahla saldırmayı, suikastlar planlamayı vs. demokrasiyle zaten nasıl bağdaştırabiliriz ki?

Amaç, 'AKP'den kurtulmak' olunca, kullanılan bütün araçlar da gerçek anlamlarını ve yerlerini kaybetmeye başlıyorlar.

Alın hukuku.

Cumhurbaşkanı seçimi sırasında 367 diye bir şey icat edildi. Neymiş, Cumhurbaşkanı seçmek için 'uzlaşma' gerekliymiş. Peki ama böyle bir gereklilik olsa Anayasa ikinci tur oylamadan sonra yeterli oy sayısını 276'ya düşürmezdi.

Hayır, maksat 'AKP'den kurtulmak' olunca, gözler bu amaçla bağlanınca, birdenbire hukuk ve Anayasa Mahkemesi ARAÇ haline geldi, neticede Genelkurmay'ın 'Bu seçimi iptal etmezseniz darbe yaparım' diye okunması gereken bildirisinin yarattığı baskı ortamıyla Anayasa Mahkemesi seçimi iptal etti, Türkiye'de parlamentoya karşı bir hukuk darbesi yapıldı.

Bu da altıncı darbeydi, 2001'den beri yaşadığımız.

Şimdi günün sorusu şu: AKP hakkında açılan kapatma davası yedinci bir darbeye dönüşecek mi? Anayasa Mahkemesi, 367 kararında olduğu gibi hukuku araçsallaştırmak isteyenlerin yanında mı yer alacak, yoksa ancak hukuk yoluyla özgür ve demokratik bir ülke olacağımızın bilinciyle mi hareket edecek?

Çoğu gözlemciye göre yakın geçmişinde 367 gibi bir karar bulunan Anayasa Mahkemesi bu kez de aynı şekilde davranacak, demokrasi ve özgürlüklerin aleyhine, 'Ne pahasına olursa olsun AKP'den kurtulmak lazım' diyenlerin lehine bir karar alacak.

Eğer Anayasa Mahkemesi öyle bir karar alır ve AKP'yi kapatırsa, bu geçmişte yaşanan bütün ama bütün darbelerden çok farklı bir darbe olacaktır, çünkü bu kez darbe hukuk yoluyla yapılmış olacak, hukuk özgürleşmenin değil özgürlüklerin daraltılmasının bir aracı haline gelmiş olacaktır.

Elbette 27 Mayıs da, 12 Mart da, 12 Eylül de, 28 Şubat da Türk demokrasisine zarar verdi. Ama bu kez oluşacak zararı geçmiş darbelerle kıyaslamak mümkün olmayacaktır. Çünkü geçmiş darbelerin her birinden sonra, belli bir zaman içinde bir çeşit demokrasi geri geldi. Oysa bu sefer, Batı'daki anlamıyla demokrasi hiçbir zaman gelmeyebilir veya bunun için ülkemizin çok büyük bir bedel ödemesi gerekebilir.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious