Uzlaşma dayatması! (YORUM)

Uzlaşma dayatması! (YORUM).19556
  • Giriş : 13.08.2007 / 05:07:00
  • Güncelleme : 13.08.2007 / 00:22:14

Cumhurbaşkanının 'uzlaşma' yoluyla seçilmesi dillendiriliyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Belli çevreler, AK Parti'nin, gerek 351 milletvekilliğine sahip olduğu 22 Temmuz seçimleri öncesi, gerekse % 47 civarında oy aldığı ve 341 milletvekilliği kazandığı bu seçim sonrası dönemlerde, yoğun bir şekilde, cumhurbaşkanını "uzlaşma" yoluyla seçmesini dillendirmektedirler.

Bu kapsamda Abdullah Gül'ün aday gösterilmesini bir "dayatma" olarak değerlendirerek karşı çıkıyorlar ve Gül'ün seçilmesinin, siyasi krizi çözmek bir yana, daha da derinleştirebileceği uyarısında bulunuyorlar. Onların "uzlaşma" ile ulaşmak istedikleri asıl amaçları, cumhurbaşkanının muhalefet partileri ve içinde Genelkurmay'ın da yer aldığı belli kurumlarla uzlaşılarak seçilmesini temin ederek, kendi gönüllerinden geçen birisinin iktidar partisince onaylanmasını, bu şekilde arzu ettikleri statükonun sürdürülmesini sağlamak; bu yolla Gül ve onun temsil ettiği fikriyata mensup kişilerin aday olmasını engellemektir.

Bu kesim "uzlaşma" yönündeki görüşlerini aşağıdaki gerekçelere dayandırmakta.

(1) "Demokrasi uzlaşma rejimidir, uzlaşma olmaksızın demokrasinin varlığından söz edilemez." Buna bir de, 22 Temmuz seçimleri öncesi dönemde AYM'nin "Bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için "uzlaşma" bir anayasal gerekliliktir." yönündeki içtihadı eklenmiştir. (2) Uzlaşı fikrini savunanlara göre, Cumhurbaşkanı uzlaşma ile seçilmezse, ülkenin birlik ve bütünlüğünü temsil edemez, tarafsızlığını koruyamaz.

Uzlaşma üzerinde yapılan baskı

Bir defa demokrasilerde uzlaşma elbette ki önemlidir. Dayatma mı, yoksa uzlaşma mı şeklinde bir seçenek söz konusu olduğunda ikinci seçeneğin daha demokratik olduğu, durum ve şartlara göre savunulabilir ise de demokratik rejimin temel karakteristiği bu değildir. Diğer bir ifadeyle demokrasi, mutlak uzlaşma rejimi anlamına gelmez. "Mutlak uzlaşma savunuları" sadece totaliter rejimlere mahsus görüşlerdir. Demokrasilerde uzlaşma yanında, aynı zamanda uzlaşmamaya (disensus) da ihtiyaç vardır. Aksi halde demokrasinin varlığından söz edilemez.

Burada uzlaşma ne demektir; çoğunluğu temsil eden parti ile azınlığın kendi eğiliminde olan ya da kendisine yakın olan birisi üzerinde mutabık kalması mıdır; yoksa usulen görüşülüp çoğunluğun yine bildiğini okuması mıdır? Şayet birinci şık doğru ise, bunun anlamı, "azınlığın istemediği bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilememesi, azınlığın çoğunluğa tahakkümü, çoğunluğun yönetim hakkını kullanamaması" demektir. Bunun ise, demokrasinin prosedürel bir gereği olan "çoğunluğun yönetme hakkı" ile bağdaşırlığı bulunmamaktadır. İkinci şık doğru ise, herhangi bir sorun söz konusu değildir; süreç aksamaksızın işleyecektir.

Fakat uzlaşma ne birinci ne de ikinci şıkta olduğu gibidir. Uzlaşma "parlamento özelinde bütün siyasi partilerin, genelde ise toplumda mevcut bütün toplumsal ve siyasi grup ve güçlerin katılımının sağlanması ve bu yolla uzlaşılan asgari müştereklerde buluşulmasıdır". Peki, bu düşünce cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ne ölçüde isabetlidir? Buna verilecek cevap, ülkemizde yaşanan hararetli tartışmalar açısından son derece önem arz etmektedir.

Yeni cumhurbaşkanının Meclis'te uzlaşmayla seçilmesi, belli bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesi konusunda iktidarıyla, muhalefetiyle belli bir mutabakata varılarak, mümkün olduğunca geniş bir parlamenter desteğiyle seçilmesi demektir. Bu konuda AK Partili yöneticilerin diğer partilerin görüşlerini de göz önünde bulundurması uygun görülebilir. Fakat bunun bir "mutlak anayasal-demokratik gereklilik" olarak görülmesinin Anayasa ile bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Anayasa'ya göre, yeni cumhurbaşkanı, AYM'nin öngördüğü toplantı yeter sayısı (2/3) sağlandıktan sonra, 1. ve 2. turlarda yeterli çoğunluğun (2/3) sağlanamaması halinde, 3. turda gerçekleşebilecek salt çoğunlukla seçilebilecektir. AKP'nin yeni cumhurbaşkanının en azından 3. turda seçilebilmesini sağlayacak bir parlamento çoğunluğu bulunmaktadır.

Türkiye'de cumhurbaşkanının uzlaşma yoluyla belirlenmesi konusunda hâlâ ısrarcı olanlar, yukarıdaki üç önceki paragrafta sorulan sorunun birinci şıkkı anlamında bir uzlaşmayı savunurlarken, uzlaşmanın tarafları arasına, kurumlar arası mutabakat adına, atanmış kişilerden teşekkül eden ve gerçekte siyasi iradeye tabi olmaları icap eden bürokrasi kesimini de ilave etmektedirler. Kısaca, AK Parti'nin, 341 milletvekili ve % 47 seçmen desteğine rağmen, muhalefet partileri ve devleti temsil ettiklerini düşünen bürokrasi cephesi ile pazarlık yaparak, onların razı oldukları birisinin Cumhurbaşkanı seçilmesine rıza göstermesini istiyorlar.

Peki, bu durum, seçim sonrası Türkiye gerçekleri ile ne oranda bağdaşmaktadır? 22 Temmuz seçimlerinin hangi atmosferde yapıldığı bilinmeksizin, bu soruya isabetli bir şekilde cevap verebilmek mümkün değildir. Antidemokratik zorlamalar yüzünden seçimlerin ana ekseni, "muhalefet partileri ile işbirliği içinde olan atanmış bürokrasinin seçilmişler üzerindeki demokrasi dışı dayatmalarına evet mi, hayır mı" oylamasına dönüşmüştür. Yapılan seçimlerde, sandıktan % 47 gibi ağırlıklı bir çoğunlukla "dayatmaya hayır" neticesi ortaya çıkmıştır. Seçmen çoğunluğu bu sonuçla, hem askerî bürokrasinin siyaset alanına müdahalesine, hem de cumhurbaşkanının seçtirilmemesinde katkı sağlayan hemen herkese 'hayır' demiştir.

Millet iradesinin anlamı

Ortaya çıkan bu sonuca rağmen, dayatmacı bir tavrı sembolize eden "uzlaşma" söylemini sürdürenler bunu dikkate almak zorundadırlar. Seçimlerden sonra aynı kesimlerce hâlâ, "demokrasi demek uzlaşma demektir" teraneleri ile AK Parti'ye "hakkında bizimle uzlaşılmayan birini Cumhurbaşkanı seçtiremezsin" diye dayatmada bulunmak, "bu sandık sonuçlarını tanımamak, alınması gerekli mesajları almamak, belki de bu iradeye karşı gelmek" anlamına gelmektedir. Bu yüzden AK Parti, halktan aldığı bu destekle, "uzlaşma" adına yapılan bu dayatmalara müsaade etmemeli, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde milletin iradesini olduğu gibi yansıtmaktan geri kalmamalıdır.

Diğer bir garabet de, uzlaşma görevinin sadece AK Parti'ye yüklenmiş olmasıdır. Geçmişte ne CHP'den ne de diğer bazı partilerden bu yönde bir uzlaşma talebi olmamıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca İnönü'den Ahmet Necdet Sezer'e gelinceye değin, uzlaşma olup olmadığına bakılmaksızın, cumhurbaşkanları genellikle belli siyasi eğilimler tarafından seçildikleri, hatta merhum İsmet İnönü ve Celal Bayar, aynı zamanda hem partilerinin genel başkanı, hem de Cumhurbaşkanı oldukları, bu görevleri birlikte yürüttükleri halde, onların ülkenin birlik ve bütünlüğünü temsil ettiklerine ve tarafsız olduklarına peşinen inanıp, AK Partili birisinin, seçilmesi halinde, hem de partisi ile ilişiği kesildiği halde, tarafsız olamayacağını, ülkenin birlik ve bütünlüğünü temsil edemeyeceğini söylemek, kendi içinde çelişik, tamamen saçma sapan bir düşüncedir. Bu düşünce, demokrasi ve siyaset biliminin temel teorileri kadar, akıl, mantık, muhakeme ve vicdanla da çelişme arz etmektedir.

Kısaca, 22 Temmuz seçimlerinin verdiği mesajlar da göz önünde bulundurularak, yeni teşekkül eden Parlamento'nun, kendi demokratik iradesi istikametinde serbestçe yeni cumhurbaşkanını seçmesine razı olunması; aksi yönde gelişecek "uzlaşma" dayatmalarıyla sistemin tıkanmasına mahal verilmemesi gerekir. Bu mesaj alınmadığı takdirde, daha uzun yıllar demokratik çoğunluğun iradesi, esir bir konumda azınlığın iradesine bağlı kalmaya devam edecektir. Buna, hiçbir kimse, kusura bakmasın ama, demokrasi demeye kalkışmasın. Bunun adı olsa olsa uzlaşma adına demokratik iradenin devre dışı bırakılmasıdır.

YARD. DOÇ. ADNAN KÜÇÜK - KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious