Yazıcıoğlu: "Türkiye, kendi gölgesinden korkmamalı"

Yazıcıoğlu:
  • Giriş : 06.01.2008 / 09:01:00

Biz dış borç batağına Osmanlı'nın gerileme dönemlerinde, ekonomiyi kurtarmak için girdik.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Türkiye'nin en önemli ve müzmin sorunu bize göre dış borçlanma sorunudur. Biz dış borç batağına Osmanlı'nın gerileme dönemlerinde, ekonomiyi kurtarmak için girdik. Ama onun sonu Düyun-ı Umumiye idi ve Osmanlı ekonomisini kurtaramadığı gibi, devletin batışını hızlandırdı...

Dış borçlanmanın bir ülkeye olumsuz tesiri yalnızca ekonomi ve finansman yönetimine değil, bundan da önemlisi, dış borç yükünün bu kadar ağır olduğu ülkelerin dış politikalarında karşı karşıya kaldığı yaptırımlardır. Ülkenin bağımsızlığının, kendisine yönelik tehditlere yönelik karar alma özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. Borç çalan emir de alır, borç alanın boynu bükük olur, elindeki kartlar zayıflar, pazarlık gücü azalır...

Maalesef kapitülasyonlarla başlayan dış istikrazlar, yani borçlanma, II. Dünya Savaşı sonrası ABD hurdalarına, kredi tuzağı ile sahip olmamızla devam etti. 1955'ten sonra enflasyonun hız kazanması ve ekonomik krizi önlemenin anahtarını yine dış borçlanmada gördük. 1973'te Arap-İsrail Savaşı sonrası başlayan petrol ambargosu ile 1974'te Kıbrıs Barış Harekâtı'mıza karşı olanların ekonomik ambargosu, belimizi büktü. Devlet 70 cente muhtaç hale geldi. Daha sonraları kamu harcamalarındaki artış ve savurganlıklar yüzünden yeni krizlere girdik. Bu arada PKK ortaya çıktı. Canlar verdik, ekonomimiz etkilendi. 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgali sırasında 1 koyup 3 alamadık, sadece havamızı aldık. Mali kriz doruğa ulaştı.

Birçok sorunumuzun temeli işsizliktir

Devalüasyonlar birbirini izledi. Ekonomimiz darboğazlara girdi. Depremler yaşadık. Krizler iyi yönetilmedi. Belimiz bir daha büküldü. 21 Kasım krizinde gecelik faizler yüzde 7.000-8.000'i buldu. 2001 yılında Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit arasındaki meşhur kitap fırlatma gerginliği ile dolar 600 bin liradan 1 milyon 800 bin liraya çıktı. Facialar, krizler, bunalımlar üst üste geldi. Kurtuluş anahtarı hep aynıydı. Halen de öyle yapıyoruz. Bugün iç ve dış borçlarımız 400 milyar dolar civarındadır. Yani çocuklarımız ve hatta onların çocukları ipotek altındadır. İşte bu nedenle IMF, gözden geçirme toplantılarıyla bizi yönlendiriyor. Dünya Bankası, ekonomimize şekil veriyor ve zaman zaman kulağımızı çekiyor. Borcu, borçla ödüyoruz.

İkinci önemli meselemiz işsizlik meselesidir ve bunun da sosyal yansımaları, meselenin en az kendisi kadar bir mesele oluşturmaktadır. Resmi verilere göre 3 milyon, ancak gerçeklere göre 7-8 milyon insanımız işsizlikle boğuşuyor. Yani her 3 aileden birinde işsizlik sorunu yaşanıyor. İşsizlik sadece belli bir gelirden yoksun olmak veya açlık-sefalet değildir. Her yıl işgücü piyasasına 1 milyon insanımız katılıyor. İstihdam imkânları son derece sınırlı... Her türlü kötülüğün yaşandığı ülkemizde, kötülüklerin temel nedenlerinden biri olan işsizliğe çözüm bulunamıyor. İşsizliğin sebepleri araştırılmıyor. Bir yanda üniversite mezunları iş arıyor, diğer yanda işletmeler ara eleman bulamıyor. Çıraklık ve meslek okulları tüketilirken, hiçbir altyapı ve yeterliliğe sahip olmayan üniversiteler mantar gibi yayılıyor. İşsizlik terörün, kaosun, gaspın, cinayetin temel nedenlerinden biridir. İşsiz gençler bunalıma giriyor. Düzgün davranış ve hareket etme özelliklerini kaybediyor. İnsanlar, inançlarını yiyor.

Ve demokratikleşme sancımız da en büyük sorunlarımızdan birisi olarak devam ede gelmektedir. Bir kesiminin demokrasi anlayışı, kendi iktidarlarının devamını sağlayacak sınırlı ve sınırlarını kendilerinin belirleyeceği bir demokrasiden ibaret. Diğer bir kesim ise, ülkenin içinde bulunduğu jeopolitik hassasiyetleri, ülkenin sırtına tarihin yüklediği sorunları yok sayarak, ütopik bir demokrasi anlayışı ya da kılıfıyla ülkenin çimentolarını dağıtacak, birlikte yaşama kültürünü ortadan kaldıracak, tüm sosyal dengeleri altüst edecek risklerle ateşle oynamaktadır. "Türkiye vatandaşlığı" kavramı bu ateşli oyunlardan birisidir. Türkiye buna hazır mıdır değil midir, gerçekçi midir değil midir hiç düşünmeksizin veya birilerinin planlarına paralel düşündükleri için ateş toplarıyla oynamaktadırlar. 'Demokrasi sorunları çözme biçimi' iken, sorunları sanki kendiliğinden çözen bir mekanizma olarak telakki edilip, topluma da öyle dikte edildiği için, demokrasi telakkilerimizdeki marazlar da demokrasiye ihanet olarak yaftalanıp, toplumda lüzumsuz kamplaşmalar oluşturulmakta, biz ve onlar gibi yapay sınıflar yaratılmaktadır.

Demokratik anayasaya destek

301. maddenin demokrasiye ve insan haklarına aykırılığını düşünmek demokrat olmanın olmazsa olmaz bir koşulu olarak dayatılırken, buna itiraz edenlere özürlü muamelesi yapılmakta, ama diğer taraftan inançları gereği başörtüleriyle üniversitelerimizde okumak isteyen gençlerimizin bu en tabii insani hakları "demokrasi dışı" bir siyasal talep olarak dayatılmaktadır. Demokrasiye yönelik bütün atıflar Batı'nın ulaştığı demokratik seviyeye işaret ederken, Montesquieu'nün; "demokrasi fazilettir" tanımı ne entelektüel zeminlerde, ne de siyasetçilerimizin literatüründe yer bulamamaktadır. Hüseyin Cahit 1931'de tercüme ediyor Etienne Vacherot'nun 'Demokrasi' isimli eserini ve Etienne Vacherot o kitabında; "Demokrasi adaletin temelidir" diyor. Peki beyninin içindeki düşüncelerini asla okuyamayacağınız erkek öğrenciler kısıtlama olmaksızın üniversitelere gidebilirken, yalnızca başörtüsü taktığı içi bu temel hakları elinden alınan kız öğrencilere yönelik adaletsizliğin muhasebesini yapacak olanlar kimlerdir? Entelektüeller, siyasetçiler değiller midir?

Ülkemizin kavramlar üzerindeki sağlıksız tartışmaları artık bir vuzuha kavuşmak zorundadır. Türkiye, tarihin kendisine icbar ettiği rolleri, ait olduğu kültürel ve zihni koordinatlar çerçevesinde oynamalıdır ve gölgesi kadar büyük olmak zorundadır. Kendi gölgesinden korkmaktan artık vazgeçmelidir... İktidar, anayasayla ilgili ortaya gerçek bir tasarı ortaya getirmiş değil. Prensip olarak Türkiye'nin üniter yapısını koruyacak, millî kimlik ve millî birliğimizden ödün vermeyecek, demokratik bir anayasadan yanayız. Bu konuda kırmızı çizgilerimizi koruyacak olumlu tasarılara katkı sağlamaya hazırız.

İkinci iktidar dönemini yaşayan AKP, Meclis'te sahip olduğu çoğunluk hesaba katıldığında yapabilecekken yapamadıkları ile de değerlendirilmelidir. İnsanımızın önündeki 5 yılını borçlandıran, hayatını kredi kartlarındaki faizlere ve borcunu borç ile ödemeye mahkûm eden ve bir anlamda geleceğini ipotek altına alan AKP, kısır kavram kargaşalarından ve saçma sapan bir cumhurbaşkanlığı krizinden de beslenerek seçimlerden galip çıkmıştır. Son seçimlerde neden yaklaşık iki kişiden birinin AKP'ye oy verdiği sorusunun cevapları arasında, önceki AKP iktidarının ekonomik ve sosyal sorunlara bulduğu çözümler yoktur, bu cevap; medyada estirilen kavram savaşlarıdır...

AKP'nin, ülkenin acil sorunları skalasındaki; 1-Dış borç, 2-Carî açık, 3-Sıcak para, 4-İşsizlik, 5-Demokrasi ve inanç özgürlüğüne yönelik hâlâ bir kurumsal iyileştirme; olumsuz muhalefet karşısında halkın bulduğu çözüm dışında gerçekleştirmiş değildir. Hâlâ katsayı sorunu duruyor, dolayısıyla hâlâ eğitim ve çalışma hayatında dışlamalar sürüyor. Siyasî partiler yasası, seçim kanunu, cumhurbaşkanını halkın seçmesi, dokunulmazlıkların sınırlandırılması gibi temel konularda hiçbir çözüm üretmemiştir. Cumhurbaşkanını halkın seçmesine yönelik yetersiz ve çarpık yasa da ancak konjonktürün dayatmasıyla oluşmuştur. Ayrıca ekonomide tehlike çanlarını sağır sultan bile duymuştur. Büyüme hızı çok yavaşlamıştır, ama dış borç hızla ve katlanarak artmaya devam etmektedir. Oysa tam tersine büyüme artınca dış borcun ve cari açığın artması normaldir. Halbuki 2007'de büyüme hızı düşmesine rağmen, cari açık ve dış borç hâlâ artmaya ve rekor kırmaya devam etmektedir.

Başka bir muhtemel kriz de kapımızda beklemektedir. 2001 krizine neden olan en önemli konu 10 milyar dolar sıcak paranın ülkeden çıkmasıydı. Oysa şu an 50 milyar dolardan fazla sıcak para var ülkemizde. Zaten o yüzden de TL değerli ve millî gelir yüksek görünmektedir. Fakat bu sıcak paranın dünyada veya ülkemizde gelişebilecek herhangi bir nedenle kaçma ihtimali düşünüldüğünde ortaya çıkacak krizin maliyetini hesaplamak mümkün değildir. Bunun telafisi ise kolay mümkün görünmemektedir. Oysa AKP'nin en iddialı olduğu ve en fazla propagandasını yaptığı alan ekonomidir. Büyüme oranları bile göz önüne alındığında, hükümetin ne kadar aldatıcı bir politika izlediğini anlamak çok kolaydır. Büyümenin olduğu yerde işsizlik azalmalıdır. Oysa işsizlik artmaktadır. Kâğıt üzerindeki büyümeyi sağlayan üretim ekonomisi değil, ithalattan kaynaklanan büyüme ve riskli sıcak paradır. İthalat ve büyüme, kanser hücresi gibidir; hızlı büyür ama öldürür. Esas olan yatırım, üretim, istihdam ve ihracatı artıran sürdürülebilir kalkınma olmalıdır.

Ekonomide durum bu iken, dış politikada durum bundan farklı değildir. Kerkük'teki Türkmenlerin durumu, tarihinde hiç olmadığı kadar karanlıktır ve risk altındadır. PKK terörü ve Kuzey Irak'ta olanlarla ilgili düşüncelerimi geniş olarak anlattım, ama Kuzey Irak'ta olabilecekler karşısında alacağı tavırlar, izleyecekleri politikalar hususunda AKP kapalı bir kutudur. AB ve GOP gibi başkalarının planladığı projeleri Kızılelma'mız olarak göremeyiz. Hazar havzasında ve Türk-İslam coğrafyasında 'Büyük Doğu'nun güç merkezi olmamızı sağlayacak bir medeniyet projemiz olmalıdır.

Ciddi bir muhalefet yok

Türkiye'de bir siyasî gelenek vardır; "seçim sath-ı mailinde ben ağzıma geleni söylerim" diyen bir Demirel geleneğidir bu. Bugün devletin imkânlarından yararlanan, TBMM'de grup olmanın avantajlarını taşıyan ve dolayısıyla bilgiye ve halka ulaşmada her türlü imkan ve avantaja sahip olan muhalefet partilerimizin millete ne kadar tercüman olduğunu değerlendirmek ihtiyacı duymuyorum. Milletin vicdanını ve sesini temsil edecek ve bunu bihakkın koruduğunu gösterecek ciddi bir muhalefet maalesef orta yerde yoktur. Ya da yeterli görmüyorum.

CHP ise, siyasî varlık sebebi gerginlik üzerine oturmuş bir siyasetçimizin siyaset etme biçimidir. Bize bu hususta söylenecek söz kalmamaktadır. Lakin şunu belirtmeliyim ki, AKP siyasî ve sivil muhalefete karşı bir vazifesini deruhte etmemiş; seçimlerden sonra tam sayfa gazete ilanlarıyla başta Sayın Sezer'e özellikle Sayın Baykal'a, 27 Nisan bildirisini hazırlayanlara, malum konjonktürü hazırlayan ve bu konjonktürde emeği geçen herkese teşekkür etmemek gibi bir unutkanlığa ya da vefasızlığa duçar olmuştur. Bizim iktidar ve muhalefetimizin hâl-i pür melâli de budur.

Bağımsız adaylarla Meclis'e giren DTP için seçimler öncesi ve hemen sonrasında kamuoyunda oluşturulan iyimser havanın kısa sürede dağıldığını hep birlikte gördük. Teorik olarak oy tabanları itibarıyla DTP'nin terör sorununda etkili olması mümkündü. Fakat önce bunu kendileri istemeleri gerekiyordu ve bunda samimi olmaları beklenirdi. Olmadı. DTP terör örgütü ile arasına mesafe koyamadı. İmralı ile senkronize olmayı tercih etti. PKK için terörist diyemediler. Kınayamadılar. Diyemezlerdi, kınayamazlardı. Bunu yapmaları imkânsızdır, çünkü PKK ile göbek bağları, kan bağları, finansman bağları vardır. Birinci dereceden akrabaları dağda olan bir siyasî partinin PKK'yı kınaması ve terör örgütü olarak lanse etmesi nasıl mümkün olabilir? Terör örgütü PKK'nın siyasî bürosu gibi çalışan bir parti nasıl olur da 'PKK terör örgütüdür' diyebilir? Bu mümkün değildir. Hal böyle iken DTP'nin Türkiye'de siyasete katacağı bir katma değer yoktur. İmralı'daki liderlerine af istemekten, özerklik istemekten, PKK'lıların cenazelerine taziyeye gitmekten ve bunları yaparken de milletvekili olmanın ayrıcalıklarını kullanmaktan, toplumu germekten öte bir misyonları maalesef olmayacaktır.

MUHSİN YAZICIOĞLU 

BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ GENEL BAŞKANI 

SİVAS MİLLETVEKİLİ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious