YÜCEL ARZEN İLE KONUŞTUK

YÜCEL ARZEN İLE KONUŞTUK.57314
  • Giriş : 09.12.2009 / 20:14:00
  • Güncelleme : 09.12.2009 / 20:14:28

Yücel Arzen ile müziğini ve müzik hakkında düşündüklerini konuştuk.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:

Beşik Modelleri

Yücel Arzen'i nasıl tarif edebilirim, bilmiyorum. Onu bir yazar en güzel şöyle tarif ediyor: “Piyasa tabir edilen âlemin en yetenekli müzisyenlerinden bir tanesi. İyi bir okur, ehli muhabbet, pratik ve sıcakkanlı bir adam”

 

Ah le yar yar, Hazan Oldu, Aysel, Kaldırımlar gibi dillere pelesenk olmuş bestelerin yazarıdır Yücel Arzen… Yazarın da dediği gibi muhabbet adamıdır.

 

***

Röportaj: Sibel Taş, Haber Aktüel Röportaj Editörü

Redakte: Dilşad Özkan, Muhammed Heysem Kalaycı

 

***

 

“NEDEN MÜZİK YAPTIĞIMI BEN DE BİLMİYORUM”

 

— “Anlamsızlığın” bile bir “anlam” olarak algılandığı çağımızda Yücel Arzen'in yüklendiği müzik anlayışından bahseder misiniz bize?

 

İkinci ya da üçüncü albümümdü sanırım… Şunu söylemiştim: “Bu albümü kendimi saklamak için çıkardım, bütün bu sözler -ki siz buna müzik diyorsunuz.” Yaygın ve baskın bir anlayış şekli; müziğin insanın kendisini, düşüncesini, kendi ruh halini, haleti ruhiyatını anlatmada bir araç olduğu fikri. Ben tersten bakmıştım; “insan kendisini saklamak için epeyce bir ses çıkarır, müzik kimi zaman buna da yarar” demiştim. Yaklaşık 1986 yılından beri bir yolculuğun içerisindeyim. Bunu defalarca söylemiştim, şimdi de söyleyeyim: Yolda yürürsünüz, yürümenin kendisi olur ya, bir amaç için yola çıkmışsınızdır, yolun kendisi olmuşsunuzdur. Müzik benim için de biraz öyle aslında. Her yolcu gibi amacına ulaşmadan yolun kendisi olmuş durumdayım artık. Belki komik gelecek ama neden müzik yaptığımı ben de bilmiyorum. Müzik yapmaktan başka çıkar yolu olmayan insanlar müzik yapar. Sanat dışında kendime başka bir davranma biçimi bırakmadım. Başka bir alan var mı, bilmiyorum. Bir çeşit körleşme yaşadığımı biliyorum. Her sanatkâr, filozof, bilim adamı ya da her zanaatkâr gibi ben de körleşmemi böyle yaşıyorum. “Işık, daha fazla ışık” diyor ya Goethe… Derinlere indikçe kendinizi anlatma, anlamlandırma, kendiniz gibi olma, sürecin derinlerine, dehlizlerine indiğinizde o da bir yolculuksa eğer karanlık başlıyor. Bir çeşit körleşme yaşadığımı biliyorum. Nesnel olarak sabah saat 10:00'da stüdyoya giriyor, akşamın geç saatlerine kadar çalışıyorum. Bu yolculuğun düşüncel tarafından baktığımızda körleşmeyi yaşadığımız aşikâr.



           “EN GÖRKEMLİ ŞARKI ÜRÜNLERİNİ 70'LERİN SONUNDA PAYLAŞTIM”

 

— Samanyolu Televizyonu'nuna dizi/program müzikleri yapıyorsunuz.

 

Dizi müzikleri, Samanyolu Televizyonu'nun program müdürü sevgili dostum Ömer Önder Bey'le birlikte kurguladığımız bir şey. Ömer Bey bana; “Boşanmak İstemiyorum” adlı bir program yapacağını söylemiş ve bunu da hem program drama müziği hem de jeneriği olsun ve bu jeneriğin aynı zamanda bir de güzel şarkısı olsun istemişti. Şarkıyı yazdım, şarkının duyumlanması sıralarında moda olan hem 1970'lerin soundu, hem de 70'lerin belki de 60'ların sonu Türk pop müziğindeki o duyumsama da olsun, o estetik bakış açısıyla çıksın istedim. Çünkü Türk popuna verdiğim en görkemli şarkı ürünlerini 70'lerin sonunda paylaştım. Türk müziği şarkı anlamında o dönem içerisinde olağanüstü parçalar oluşturmuştur. Dolayısıyla en müziksel duyumlamalar herhalde söz ve genel estetik duyumlanmasıdır. Şarkının o yıllara göndermeler içerisinde olmasını istedim.

 

“-BOŞANMAK İSTEMİYORUM- 15 MİLYONUN ÜZERİNDE DİNLENDİ”

 

— Başardınız.

 

Evet, biraz da öyle oldu. Sonra naif ve daha kırılgan bir bayan sesinin okuması gerektiğini düşündüm. Sonra da “kim okumalı” diye düşünmeye başladım. Üç albümüm de bana vokal yaparak destek veren arkadaşım Devrim'in adı zihnimde hemen şimşek gibi çaktı. Hemen aradım Devrim'i. Beni kırmadı ve geldi, şarkıyı okudu. Şarkı, programla birlikte çok örtüştü, programın dışında da bir anlam taşımaya başladı. İnsanlar bu anlamı fark etti. Geçen sene internette ki dolaşım ve paylaşım sitelerinde şarkıya inanılmaz bir rağbet oldu. Bu şarkı, 15 milyonun üzerinde dinlendi.



                               “HER ŞARKICININ DA HER ŞARKISINI BEĞENEMEM”

 

— Samanyolu Televizyonu'ndan söz açılmışken “Dünya Radyo”da radyo programı yaptığınızı biliyoruz, radyoculuk nasıl gidiyor?

 

Elbette paylaşmak, fikrimizin başka dünyalarda karşılık bulması herkes gibi beni de mutlu ediyor. “Evet, ben bir şeyler yapıyorum galiba” ya da “boşuna değilmiş” dediğim bir duygu bu. Radyoda program yapmaya radyonun Genel Müdürü Yusuf Kulaksız Beyefendinin önerisiyle başladım. Boş bir odada, bir mikrofon karşısında, karşınızda hiç kimse yok, monolog yapıyorsunuz ve yüz binlerce insan sizi karşıda dinliyor. Bu müthiş bir şey, Ben kendime radyocuyum demiyorum, zaten hiç bir zaman da demedim. Bir radyocu gibi program yapamadığımı da, programda sadece sesli düşündüğümü de biliyorum. Programın adını “Eyvallah” koydum. Programda şiirler okuyoruz ve yayınladığımız şarkılar üzerine konuşuyoruz. Çok sevdiğim veya beğenmediğim şarkıları hemen söyleyebiliyorum ve “böyle okusalardı daha iyi olabilirdi” diyorum. Dünya Radyo'da her çalan müziği sevmemi bekleyemezsiniz benden ya da her şairin her şiirini beğenmemi bekleyemezsiniz. Her şarkıcının da her şarkısını beğenemem. Ben kendi model dinleyicimden beklediğim şeyi radyo dinleyicisinden de bekliyorum ve onlara soruyorum; “Neydi o? Sizler daha iyi şeylere layık insanlarsınız.” Müzik dinlemek ya da sanat tüketicisi olmak ayrılıklı bir şey. Bu ayrıcalığı birlikte paylaşalım ya da öyle bir halet-i ruhiye ile birine bakalım. Yani bir sanatkâr, dinleyicisi için kendini yormalı. Dinleyici de kendini yormalı. Böylesi bir tembellik dönemini geçirdik. 1990'lar tamamen böyle bir tembellik dönemiydi. Ne dinleyiciler kendilerini yordular ne de ürettiğini varsayan insanlar kendilerini yordu. Çünkü bir şeyler epey işe yarıyordu ama şimdi artık 90'ların ironik çağı bitti. Bir tesadüf mü acaba? 90'ların Pop Kralı'nı da geçenlerde yitirdik. Popun artık kralı yok, artık pop yok veya artık başka bir çağ var ama artık ironik çağ bitti.

 

“MÜZİK YAPTIKLARINI SANAN CAHİL ÇOCUKLAR…”

 

— Peki, sizin müziğiniz neyi tanımlıyor?

 

Bilmiyorum. Bu noktada çok büyük laflar etmeyeceğim ama ben çabamı övebilen bir adamım. Benim müziğimde ya da yaptıklarımda dinleyicimin hissettiği şudur; “Bu adam benim için uğraşmış. Karşımda benim için uğraşan, ulu orta laflar söylemeyen, aklına geldiği gibi mısraları karalamayan bir adam var.” Nitekim işte onu dinleyiciyle paylaşıyorum veya çıktığım yerlerde söylüyorum, şarkı sözlerini okuyorum. Mesela ipe sapa gelmez şeyler, cahil cühela çocukların yan yana getirdikleri sesler… Bunu dadaistler yapıyordu. Mesela 1940'lı yıllarda Adrea Belloton gibi dadaistlerde bunu yapıyordu. Sesleri yan yana getirip müzik yaptıklarını sanan cahil çocuklar, sözcükleri yan yana getirerek şiir yazdığını zanneden insanlar… Müzik yapmak bir iddiadır. Burada çabamın beğenisi önemlidir. Başka bir iddiası daha vardır benim yaptığım müziklerin. Hani o eski klişe bir laf vardır ya; “Bir ayağın buraya basacak bir ayağın da dünyanın bin bir tarafını dolaşacak”… Ben, “kendisini tartıştıran” bir adamım. Ben, kendi müziğimi tartıştıran bir adamım. Ben Yunus Emre'yi de tartıştıran bir adamım. Kendi müziğimde Yunus Emre'den aldıklarımla, Beethoven'den öğrendiklerimi de tartıştırıyorum. Bunu ne kadar dürüstlükle yaptığım önemlidir. Sanat, tamamen bir soru sormaktır, sorular arayıp bulmaktır. Cevaplar vermek değildir. Düşünen bir süreç içerisinde kendime zor sorular soran bir adamım. Kendime kaçacak yer bırakmayan bir adamım.



                           “DİNLERİN BAŞARAMADIĞI ŞEYİ TEKNOLOJİ BAŞARDI”

 

— Konuştuğumuz insanlar müziğin her geçen gün biraz daha modern unsurlarla kuşandığını düşünüyor. Yani az önce tabir ettiğiniz durumlardan ötürü onu modernlik olarak algılıyorlar. Birçok insan müziğin ruhtan uzaklaştığını düşünüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

 

Ne acıdır dünyada bütün dinlerin, ideolojilerin ve bütün felsefenin yapmak istediği o evrensel şeyi maalesef başka bir şey başardı. Bütün dinlerin ve ideolojilerin yapmak istediği şey neydi? İnsanları bir arada tutmak, bir birlik duygusu yaratabilmek… Maalesef bunu teknoloji başardı. Farklı dinlerde, kültürlerde, ideolojilerde olabilirsiniz ama çok küçük ölçekte Türkiye'den bakalım: Farklı anlayışlara sahip insanların ortak olduğu temel fikir şudur; teknoloji iyi bir şeydir. Teknoloji dini oluşmaya başladı. Her kesimden, her ekonomik, siyasal, kültürel kategoriden insanlar her ne hikmetse teknoloji hususunda hemfikirler. Bu çok ürkütücü geliyor bana mesela. Yani birbirlerine silah sıkan, birbirleriyle antagonist insanlar teknoloji konusunda hemfikirler.

 

“SANATÇININ ÖZEL HAYATI BİZİ İLGİLENDİRMEZ”

 

— Özellikle sanat dünyasında aile kavramının henüz oturmuş bir yapı olmadığını görüyoruz. Evlilikler çok kısa sürüyor. Aşkın hayatımıza bir şeyler katan bir değer olmaktan ziyade tüketilen bir unsur haline geldiğini görüyoruz. Bunun toplumsal yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? İki kişilik bir ilişkiyi yürütemeyen insanların evrensel barışı inşa etmesi sizce ne kadar mümkün?

 

Cem Yılmaz'ın son skecini izlediniz mi?

 

— İzlemedim.

 

Sanatçıların hayatları çok ilginçtir derler… Oysa televizyona çıkıp kendi hayatlarını anlatan insanların hayatları aslında sanatçıların hayatlarından daha enteresandır. Skeçte bunlardan bahsediliyor. Onu izlemenizi isterim. Sanatçının özel hayatı beni ilgilendirmez ki… Bizi ilgilendirmez, ilgilendirmemeli de. Sanatçının olağanüstü bir ses olması dinleyici için yeterli olmalı.

 

— Devrim Gönenç'le yeni bir projeniz var mı?

 

Elbette. Devrim Hanımla bir programımız var. Birlikte bir albüm daha yapacağız.


  
          
                “SANATÇILAR TÜRKİYE'DE ÖNCÜLÜĞÜ YİTİRMİŞ DURUMDALAR”

 — Kısa vade de Yücel Arzen dinleyenleri ne bekliyor?

 

Şuan görünürde bir çalışma yok ama dinleyiciyle her zaman buluşmayı çok isteriz. Son albümümüz çok iyi gidiyor. Son yılların en güzel, en şık albümlerinden birisini bence biz yaptık. Bir vizyon sahibi olma, topluma iyi ve güzel şeyler söyleyen, umut dolu sözler söyleyen bir insan olma rolü vardır sanatçının. Bunu bir insan olarak yapmak zorundadır. Ama insan, bir sanatçı olarak yapmak zorunda değildir. Bir sanatçı iyi ürünler vermek zorundadır. Sanatın asli görevleri vardır. Bence vazgeçilmez görevlerdir bunlar. Onları yapmak zorundadır sanatçı. Sanatçı kendisini yenilemek, geliştirmek zorundadır. Sanatçının bir sürü zorunlulukları vardır ama sanatçı aynı zamanda çok iyi ürünler verirken çok iyi bir baba olmak zorundadır. Yapıyorsa ne ala, yapmıyorsa “niye yapmadın” deyip adamın kafasına vurmayalım. Çünkü böyle bir beklenti bence ilkel bir beklentidir. Mesela benim dinleyicim böyle şeyleri beklemez benden. Böyle şeyleri hödük dinleyiciler bekler. Benim dinleyicim bu ayrımı yapabilen, analitik düşünebilen insanlardır. Beni herkes dinlemez. Çünkü beni anlamazlar, Sanatçılardan birisi bir televizyon kanalına çıkıp şöyle bir şey demişti ve ben çok gülmüştüm: “Evet, biz göz önünde olan insanlarız. Onlara örnek davranmalıyız” Bizim dünyanın da böyle bir sorunu var. Sanatçılar Türkiye'de öncülüğü ve önderliği yitirmiş durumdalar. Entelektüel olarak, zihinsel olarak da, beğeni olarak da toplumun gerisine düşmüş. Senin böyle misyonun yok, böyle olmak zorunda değilsin! Sen evliya mısın? Sadece sesin güzel, adam gibi şarkını söyle. Bir sanatçıyı bizim ondan beklediklerimiz çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Olağanüstü bir ses, olağanüstü bir yetenek, çok güzel okuyor ama iyi yemek yapamıyor diye ne yapalım şimdi? Yapar, yapmaz… Bu onun bileceği bir iş. Bence bütünlükçü bakmamız bizim yanlışımız. Ayırarak bakmalıyız.

 

…bitti!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*