ZEKİ ALASYA İLE KONUŞTUK

ZEKİ ALASYA İLE KONUŞTUK.66086
  • Giriş : 29.03.2009 / 17:24:00
  • Güncelleme : 29.03.2009 / 21:03:52

Türk sinemasının duayen ismi Zeki Alasya ile Akasya Durağı’nda konuştuk.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


O, Kemal Sunal gibi, Fatma Girik gibi, Türkan Şoray gibi kazındı hafızalarımıza. Birçoğumuz “Zeki ile Metin”i seyrede seyrede büyüdü mesela...

 

Zeki Alasya unutulmayan, unutulması da mümkün olmayan duayen bir oyuncu. Şimdilerde Kanal D'de yayınlanan Akasya Durağı'nın “Nuri Baba”sı. Alasya'yla tam da bu dizinin çekildiği yerde, Akasya Durağı'nın setinde konuştuk. Yeşilçam'dan tutunda AROG'a kadar birçok şey sorduk…

 

***

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Redakte: Hicran Kandemir, Editör

Fotoğraflar: Zübeyda Topkaya

 

“YEŞİLÇAM FİLMLERİNDEKİ TEKNİK SON DERECE İLKELDİ”

  

— Bugünkü konjonktür daha aksiyoner, daha sıra dışı filmler istiyor ve yapımcılar görünen o ki ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Bu bir tezada işaret değil midir? Sanat, sanat için mi yoksa sanat toplum için midir?

 

Bu soru, sorulması gereken zamanda sorulan bir soru. Hâla eski Yeşilçam filmlerinin seyredildiğini her yaştan insanın ağzından 'O Yeşilçam filmleri ne kadar güzel filmlerdi, ne kadar hoş filmlerdi' diye duyuyorum. O filmlere baktığımız zaman görüyoruz ki teknik son derece ilkel. Bugünkü teknoloji ile kıyas kabul edilemeyecek kadar geri. Ne kameralar kamera, ne şaryolar şaryo, ne de ışıklar doğru düzgün ışık. Bugün Batı'ya çok daha fazla yaklaşmış durumdayız. Amerika ile henüz bir mesafemiz olsa da en azından Avrupa'yı yakaladık. Bu çok önemli bir konu. O zaman neden Yeşilçam filmlerinin güzelliği, lezzeti bu kadar sene sonra da seyredilmek istenmesi konuşulur?



“TÜRK SİNEMALARINDA DOĞALLIKTAN UZAKLAŞILMAMALI”

 

Fevkalade iddialı olmayı anlıyorum. Eğer bu iddianın içinde Batı'ya özenti varsa, özellikle Amerikan özentisi, işte bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Mütemadiyen söylerim, alay konusu da oldum zaman zaman. Akademi ödülleri vardır; çoğu zaman İtalya'ya verilir. Bu ödül Yunanistan, Türkiye ve Güney Asya ülkelerine verilse daha mutlu olunur çünkü o büyük reisin ne kadar hoşgörülü ve yardımsever olduğunu gösterir. Bu bakımdan bu ödülü böyle gelişmesini tamamlayamamış ülkeler alırsa Amerika daha mutlu olacaktır. Ona rağmen bir türlü beceremeyiz ve bu ödülü alamayız. İtalya'nın yabancı Oscar dalında ödül aldığı filmlere baktığımız zaman, bunların son derece naif, son derece grint komplike konuları işlemek değil de daha basit konuları işleyen sıcacık, biraz santimantal, biraz içinde gülücüğü olan, hani bir anlamda eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan filmler olduğunu görürüz. Demek ki bizim, özellikle yeni trendin ısrarla başka bir şey araması bana çok anlamlı gelmiyor. Her şeyi bütünüyle bırakıp aynen Yeşilçam'ı mı tekrarlasınlar? Elbette hayır ama yeni arayışlar, güzelliklerden uzaklaştırmamalı, sample dediğimiz basitlikten, doğallıktan uzaklaştırmamalı.

 

“YENİ DİZİ YAPANLAR NAMUSLU YOL BULAMIYORLAR”

 

— Diziler her geçen gün cinselliği daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

 

Evet, tabi ki düşünüyorum ama bunun nedenlerini de iyice düşünmek lazım. Yani niye böyle oluyor? Reyting dediğimiz o mendebur olay –ki tartışmalı durumlar oldu son günlerde bakalım sonuçları ne olacak- son derece güzel dizilerin kısa zamanda yayından kalkmasını, buna mukabil seks, şiddet içeren bir takım dizilerin aylarca, yıllarca oynamasını getiriyor. O zaman ister istemez yeni diziler yapanlar da sadece kazanç düşündükleri için bu yollara sapmaktan başka çare bulamıyorlar. Kendilerini ifade edecek doğru düzgün, saygın ve namuslu yol bulamıyorlar. Üzücü ama böyle.



“CEM YILMAZ TÜRKİYE'NİN EN İYİ KOMEDYENLERİNDEN BİRİSİ”

 

— Cem Yılmaz'ın oynadığı AROG filmi vizyona girdi. Bir konuşmanızda Cem Yılmaz ve filmleri için; “Cem Yılmaz umarım günün birinde ayakları yere basan, adam gibi bir film yapar. GORA'lar, AROG'lar, yeter yahu! Yeter, absürde gerek yok! Bana göre gereksiz.” demiştiniz. Peki, bu ve türevi filmlerin çok izlenmesinin sebebi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Bir filmin çok izlenmesinin sebeplerinin başında öncelikle oyucuların, starların şöhretleri, boxofisleri geliyor. Yani herkesin bir dönemi var. O dönem içinde yapılan filmler ne olursa olsun tutuluyor bu bir. İkincisi beğeni düzeyinin yerlerde süründüğü bir ülkede bazen düzeysizlik bir iş yapma nedeni oluyor. Şimdi bu çeşitlemelerden kendimizi kurtarıp, sadece sözünü ettiğimiz AROG filmine bakarsak Cem Yılmaz Türkiye'nin en iyi komedyenlerinden birisi. Bir kere zeki ve sempatik, komedi zekâ işidir. Olayı, oyunculuktan gelmediği halde çok iyi çözdü. Evvela sahne üzerinde seyircinin ne istediğini, seyirciyle bir diyalogun nasıl yakalanabileceğini çözdü. Ondan sonra oyunculuğunu da yavaş yavaş geliştirdi. Şu anda Türkiye'nin en iyi komedi oyuncularından biri bana göre. Ben o lafları söylerken şunu demek istedim; son derece sıcak konularda GORA ve AROG gibi bir takım fantezileri aramak yerine doğru dürüst komediler yapsa, absürd de olabilir bu hatta. -ki bazılarının kabul ettiremediği olayları bu öğretiyle kabul ettirebilecektir diye düşünüyorum- Ben o zaman daha mutlu olurum. Yoksa tabi ki iş yapacaktır, buna itirazım yok ama nereye kadar iş yapacaktır, birileri gelecek bu nöbeti devralacaktır. Şöhret ilelebet sürmüyor.

 

“HEDEFİMİZ GÜLDÜRÜRKEN UYARMAKTI”

 

— Akasya Durağı'ndan babacan bir patron portresi sergiliyorsunuz ve dara düşeni zordan kurtarmak için çabalarınız oluyor, nasihat veriyorsunuz. Güldürürken mesaj vermenin zorluğunu yaşadınız mı?

 

Hayır yaşamadım. Çünkü biz yıllarca Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda bunu yaptık. Bizim hedefimiz güldürürken uyarmaktı. Çünkü inanıyorduk ki güldürürken uyarmak kadar sağlam bir yol yok. Tepeden inmeci, didaktik, öğretici bir tavırla bir şeyler anlatmaya kalkarsak bu millete, dinlemezler bizi. Ama güldürerek uyarırsanız, güldürerek bir takım mesajlar verirseniz daha çabuk algılarlar, kendi içlerinde ezilmezler, bir şeyi paylaşıyormuş duygusu yaratırsınız onlarda. O zaman daha rahat yakalarlar. Böyle bir alışkanlığımız var, yıllar süren bir alışkanlık. O bakımdan ben bu tarza, bu tavra alışık olduğum için çok zorluk çekmedim.



“BİR ŞEYLER ÖĞRETMEK UKALALIĞINDA DEĞİLİM”

 

— Zeki Alasya günlük yaşantısında da yapıcı ve yönlendirici bir birey mi?

 

Başta öyle miydim, değil miydim bilmiyorum ama yaş 60'ı geçince, böylesine bir deneyimi arkanızda bırakınca yapıcı oluyorsunuz. Şöyle bir hatırlatma yapayım; Tiyatro'da 1963'te profesyonel oldum. Daha öncesi var ama amatör olarak galiba 45. sene. 1972 senesinde sinemaya başladım. Bu kadar seneyi arkanızda bırakınca artık yavaş yavaş biriktirdiklerinizi paylaşmak istiyorsunuz. Bu bir görev halini alıyor. Yoksa yazık olup gidecek diye düşünüyorum. Örneğin; bu nedenle TÜRVAK Televizyon ve Sinema okulunda oyunculuk bölümü başkanıyım ve öğretim görevlisiyim. Orada yaptığım bu! Biriktirdiklerimi yenilerle, gençlerle paylaşıyorum. Onlara bir şeyler öğretmek ukalalığında değilim. Bir şeyleri onlarla paylaşmak 45 senenin üçüncü, beşinci, onuncu bazen de dün değil evvelki gün yani 45. senesinde bir şeyler öğrenmişsem, onların da öğrenmek için bu kadar beklemelerini istemiyorum, olabildiğince onlarla paylaşıyorum. Ve o zaman yapıcı, yönlendirici bir birey oluyorum. Yani yaklaştıkça, öbür tarafa gitmeye hazırlandıkça biraz daha filozof olmaya başlıyor insan. Bunun da ayrı bir tadı var.

 

“İNSANIMIZIN ALGILAMASININ YETERLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM”

 

— Günümüz seyircisinin sinemaya ve tiyatroya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk seyircisinin eleştiri yeteneği hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Bu soru karşısında çok sevimli şeyler söyleyemeyeceğim. Bizim insanımız çok zeki bir insan ve de gülmece algılamasından başlayarak, algılamasının çok doğru, çok yeterli olduğunu düşünmüyorum. Ama bu zavallı insanımızı biz; kültür ve doğru düzgün bir eğitim politikamız olmadığı için yıllardır harcayıp duruyoruz. Bu yüzden de biraz evvel söyledim, beğeni düzeyimiz giderek aşağılarda, yerlerde sürünüyor. Yoksa bilinçli, okumuş, doğru eğitilmiş Türk insanının dünyanın en iyi seyircisi olduğunu düşünüyorum. 60'lı, 70'li yıllarda ben bu seyirciyle karşı karşıya geldim. Bugün de böyle bir sağduyusu var. Bakın, dünyanın ilginç istatistik sonuçlarından biridir bu. Dünyanın absürd algılamasında oranı, eğitim ve kültür seviyesiyle doğru orantılıdır. Yani bir ülkenin insanı bu kadar eğitimli, kültürlüyse absürd ve komedi algılamayı o kadar mükemmel başarır. Şimdi biz eğitimli ve kültürlü bir milletiz diye iddia edebilir miyiz? Oysa dünyadaki absürd algılamasında en önde gelen milletlerden biriyiz. 1900'lü yıllarda, 20. yılın başında bizim Ortaoyunumuzda, Anadolu seyirlik oyunlarımızda Karagöz-Hacivat'ta absürd çok miktarda vardır. Avrupa buna 1930'lu senelerde vardı da “bu ne muhteşem bir varış” diye düşündü. Farkında değiller. Bu bakımdan ben seyircimizi başka bir yere koymak istiyorum, ah! yeterince eğitilse ve kültür politikasıyla donansa.



“BUNDAN SONRA BAZEN DE AĞLATMAYI HEDEFLEYECEĞİM”

 

— Mizahla komedi aynı şeyler mi? Zeki Alasya gülmeyi ve ağlamayı bizim için yorumlar mı?

 

45 yıllık tarihimizin önemli bir sürecini sadece güldürmek için ama güldürürken de eğitmek, uyandırmak, ikaz etmek, alay etmek, bir şeylerin altını çizmek için kullandık. Ama sadece güldürmeyi hedefledik. 1999 senesinde Güle Güle filmiyle beraber başka bir yola saptık, en azından ben saptım. Ondan sonra Metin'le çok sık bir arada olamadık ama ben şöyle bir hedefe yöneldim; ben yaşamdaki gibi düşünüyorum artık olayları. Siyah-beyaz, iyi-kötü, güzel-çirkin, mutlu-mutsuz, kahkaha-gözyaşı gibi zıtlıklarla dolu bir yaşam yaşıyoruz, belki de doğrusu bu. Diyalektik buradan doğuyor. Bu çok önemli. Onun için bundan sonra sadece güldürmeyi değil, yaşamın içinde olduğu gibi bazen de ağlatmayı hedefleyeceğim. Bu doğru bir yol diye düşünüyorum. Belki de bana belli bir yaşın sonunda yakışanda bu.

 

“AĞLAMAK GELİYOR İÇİMDEN KARDEŞİM AĞLAMAK!”

 

— Sinema ve tiyatro Batı kaynaklı sanatlar olsa da bizim tarihimizde de  sinemaya ve tiyatroya kaynak olabilecek unsurlar var. Bugün sinema ve tiyatro kendi kaynaklarından ne kadar haberdar? Bu kaynaklara ne kadar başvuruyor? Hatta başvurmak istenmiyor mu?

 

Başvurulmuyor. Biraz evvel sözünü ettiğim Ortaoyunu, Karagöz-Hacivat, Anadolu Seyirlik oyunlarının hiçbirini alıp tiyatral bir biçime getiremedik. Yani bir Türk Tiyatrosu'ndan bahsetmek güç. Ne yaptık? Batı Tiyatrosu'ndan öykülenerek biraz taklitler yaptık. Rahmetli Haldun Taner hocanın istediği gibi bir Türk Tiyatrosu'na varamadık. Geçenlerde kaybettiğimiz büyük tiyatro adamı Prof. Metin Ant hocanın istediği gibi bir Türk Tiyatrosu'nu yakalayamadık. Bu beni her zaman üzmüştür. Sinema daha sonra iyi kötü ayakları yere basan bir sanat oldu. Buna rağmen bir takım konuları daha Kurtuluş Savaşı'ndan başlayarak göz önünde bulundurunca ağlamak geliyor içimden kardeşim, ağlamak geliyor! Yani gereksiz bazı konuları çok defa film yapıyorlar. İstanbul'un fethini 1950'li yılların başında bir tek film yapabildik. İkinci Dünya Harbi ile ilgili zannediyorum yüzlerce film yapıldı. Amerikalılar yaptı, Almanlar yaptı, Fransızlar, İngilizler… Japonlar bile yaptı. Biz hala Kurtuluş Savaşımız ile ilgili doğru dürüst bir film yapamadık. TRT'nin sponsorluğunda Ziya Öztan can ciğer kardeşimin yönetmenliğinde iki üç tane film yaptık da bereket, hiç değilse baktığımız zaman 'Ha!' diyoruz. Olması gereken değil yine de.




“MUSTAFA FİLMİ ÇOK KÖTÜ, ÇOK BAŞARISIZ”

 

Tanzimat Fermanı diye 1839'da okunan bir fermandan sonrası var, 1908'de II. Meşrutiyet'e kadar bu arada bütün olaylar öylesine sinematografik ki bu olaylar bizde değil de bir Fransa'da, İtalya'da, İngiltere'de, Almanya'da hatta Amerika'da olsaydı binlerce film yapılırdı. Ve bunlar orada duruyor. Günün birinde yapılacak mı emin değilim. Buyurun, 'Mustafa' isminde bir film yapıldı. Dedikodusundan yanına varılamıyor. Çok başarısız, çok kötü bir film olmasına rağmen… Bir Atatürk filmini ben 10-15 yaşından beri dinlerim. Atatürk'ü bütün büyük aktörlerin oynayacağı anlatıldı. Yul Brynner'den John Wayne'e kadar… Hala yapamadık.

 

“KALİTELİ FİLMİN İŞ YAPMASI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR”

 

— Popüler kültür, magazin kültürü ve sinemada ve tiyatroda ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Birbirlerinden etkilendikleri görmezden gelinemez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Popüler kültür dediğimiz kültürü, her zaman duyuyoruz. Bir takım kişiler tarafından aşağılandığını görüyoruz. Yani bir iş popülerse, bir iş çok yapan bir hedefe yönelik ise buradan kalite çıkmaz. Bunu da anlamakta güçlük çekiyorum. Eskiden; “festival filmi çok iş yapmaz” diye bir laf vardı. Çünkü festival filmi kaliteli bir filmdir, kaliteli filmin iş yapması söz konusu değildir. Bir filmin iş yapabilmesi için sıradan, basit, sadece güldürmeyi, sadece iş yapmayı amaçlayan bir film olması gerekiyor. Böyle dengesizlik olur mu? Popüler kültür pek âlâ çok doğal ve güzel işler yapabilir. Becerisinin yanında çok da kaliteli bir ürün ortaya koyabilir, koymalıdır da. Heyecanla bekliyorum. Ama elbette ki seyircinin en çok istediğini onun istediği şekilde ona vermeye kalkarsanız, hedef sadece para kazanmak olur. Tabi para kazanmak gerekli. En azından bir film daha yapacak kadar para kazanmak gereklidir. Ama benim hedefim o değil. Katlar, yatlar, hanlar, hamamlar almak gibi para hırsı peşindeyseniz çoğu zaman kaliteyi yakalamak mümkün olmaz. Görüyorsunuz işte hangi dizi tutmuş; vurdulu kırdılı filmler, diziler… Hadi buyurun, herkes öyle yapıyor. Hangi dizi tutmuş; gözyaşları arasında, insanlığın yerden yere süründüğü diziler…  Ben bu kadar ağlayan bir millet görmedim. Yarışma programlarından tutun, her yerde insanlar hüngür hüngür ağlıyor. Üstelik yarışmacıların, katılımcıların ağlamasından başka sunucular bile ağlıyor kardeşim. Bu kadar duygusal bir millet değildik, giderek mi duygusal olduk ne oldu? Ama popüler kültürün bunları etkilememesi maalesef bizim gibi ülkelerde pek mümkün değil.

 

“İNSANOĞLU VEFASIZ”

 

— Sinema ve vefa…

 

Tanınmışlığın getirdiği bir yerde, bir katta, bir mevkide olup da sonra bir nedenle kayıp gitmenin bir faturası yok. Televizyonda zaman zaman bir takım portföyler izliyoruz. Bugün büyük isimler diye baş tacı ettiğimiz Elizabeth Taylor, Rock Hudson, Robert Redford, Marilyn Monroe gibi starların hayatlarını okuyoruz. Görüyoruz ki hepsinin çok sıkıntılı, kötü günleri olmuş. Üstelik o günlerde kimse bunların yüzüne bile bakmamış. Şöhret oldukları dönemde önlerinde iki büklüm eğilenler, peşlerinden ayrılmayanlar çevrelerinde kalmamış. Yalnız sinemada değil insanoğlunda var bu vefasızlık. Başka mesleklerde de böyle. Politik kariyer sahibi olan bir adam, liderken etrafı dalkavuklardan geçilmez. Görevini yitirdiği, istifa ettiği, seçimi kazanamadığı zaman etrafının boşalması gibi bir sürü örnekler gördük.

 

…bitti!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*