Zihin ve gönül açan bir tasavvuf sohbeti

Zihin ve gönül açan bir tasavvuf sohbeti.12393
  • Giriş : 27.01.2009 / 14:57:00

Evvele Yolculuk, bir irfan sohbeti suretinde akıp giden sayfaları arasında, insanın zihnine, üzerinde dikkatle düşünülmesi ve daha derinlemesine araştırılması gereken düşünce ve marifet tohumları da bırakıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Sufi Kitap'ın 'Tasavvuf Sohbetleri' dizisinin beşinci kitabı olarak Sadık Yalsızuçanlar'ın Mahmud Erol Kılıç'la yaptığı nehir söyleşiden oluşan Evvele Yolculuk, günümüzde bir bakıma yeniden keşfedilmekte olan tasavvufa dair bir 'sohbet' kitabı.

Kitabın sayfaları arasında dolaşırken, alanında uzman bir 'tasavvuf tarihçisi' olmanın ötesinde, bir 'mutasavvıf' olarak Mahmud Erol Kılıç'ın anlattıklarıyla insan sadece bilgi dağarcığına tasavvufa dair yeni bilgiler eklemekle kalmıyor; marifet ve hikmet noktasında da ciddi kazanımlar ediniyor. Hemen belirtelim; 'tasavvuf tarihçisi' olmak ile 'mutasavvıf' olmak arasındaki fark, Kılıç'ın kitabta ısrarla vurguladığı bir fark. Mahmud Erol Kılıç'ın sosyal bilimler geleneği içerisinde öğrenim görmüş bir tasavvuf tarihçisi ve sufi olması ise kitabın muhtevasını daha da zenginleştiriyor.

Evvele Yolculuk'ta tasavvuf yolunun kodlarını kavrama imkânı buluyor okuyucu. Meselâ, 'hakikat-ı Muhammediye'nin tasavvufun en temel kavramlarından biri olduğunu, Kılıç'ın derinlikli ve uzun tahlili sayesinde rahatlıkla görüyoruz. Bu tahlilin paralelinde, kitap, 'vâris-i Muhammedî' olmanın anlamına dair de bir açılım sağlıyor. “Peygamberler, maddî miras bırakmazlar, peygamberler geriye ilim ve irfan bırakırlar,” kitapta belirtildiğine göre ve: “Yeryüzü tarihi boyunca, Allah her zaman insan cinsinden birisinin, ya bir nebi veyahut da bir velinin ağzından konuşmuştur. Hülasa insanı devre dışı bırakarak, insanı atlayarak Allah tanınamaz, bilinemez.”

Edebiyat, tasavvufu anladıkça gelişecek

Evvele Yolculuk, bir irfan sohbeti suretinde akıp giden sayfaları arasında, insanın zihnine, üzerinde dikkatle düşünülmesi ve daha derinlemesine araştırılması gereken düşünce ve marifet tohumları da bırakıyor. İşte onlardan birkaçı: “Dinin yerine ikame edilen her ideoloji dinselmiş gibi davranır.” “Osmanlı'da şair çoğu zaman bir sufi, sufi de ekseriyetle bir şair idi.” “Ben edebiyatın tasavvufu anladıkça gelişeceğine inanıyorum.” “İşin hakikati giderse, tarikat da perdelerden bir perdedir.”

Derinlikli bir sohbetin akışı içinde ortaya konan böylesi tespitlerin yanı sıra, kitap vesilesiyle, tasavvufun tarihî seyrine, bugününe, temel kavramlarına dair bir dizi bilgi ediniyoruz. Meselâ, bugünlerde neredeyse bir sözü aslından koparıp her kılıfa uydurmak diye anlaşılan 'tevil'in esas itibarıyla 'evvel' kelimesiyle aynı kökten geldiğini ve bir sözü 'evveline, aslına çıkarmak' anlamını taşıdığını öğreniyoruz. Bugün ulema ile sufiler, ehl-i medrese ile ehl-i tekke arasında bir gerilimin öngörülmesine karşılık; geçmişin büyük sufilerinin aynı zamanda büyük birer âlim, büyük âlimlerinin ise aynı zamanda büyük sufiler oldukları; bu iki koldan yalnız birinde ilerleyene kâmil âlim veya kâmil sufi nazarıyla bakılmadığı da kitapta yer alan önemli bilgilerden. “Medreselilerin hepsi aynı zamanda tekke ehliydi” diyor Mahmud Erol Kılıç: “Bakınız, Osmanlı'nın tabiri caizse ilk üniversitesi olan İznik medreselerinin ilk rektörü, Davud-u Kayserî'dir.”

Evvele Yolculuk, hem aklın önüne yeni bakış açıları, hem kalbin önüne yeni hikmet ve marifetler sunan bir kitap olmakla birlikte, soru işareti uyandıran noktalar da içermiyor değil. Meselâ, tarihî bir gerçek olarak, tasavvufun, özelde Mevlevîlik ile İbn Arabî ekolünün Osmanlı'nın kuruluş ve gelişme dönemindeki etkisine değinilirken, çöküş dönemine ilişkin, kesinlikle izaha ve ispata muhtaç, yani mevcut haliyle spekülasyon düzeyinde kalan bir iddia da çıkıyor karşımıza: “Yükseliş dönemine kadar İbn Arabî'yi gerek fert ve gerekse devlet olarak bütün unsurlarıyla müdafaa eden Osmanlı, ilginçtir ki, onu tekfir edenlerin belli mevkilere gelmeleriyle eşzamanlı olarak inhitat dönemine girmiştir.” Diğer taraftan, kitabın sayfaları arasında, yer yer, daha ihtiyat payı taşır halde olması umulur iken sert bir hüküm cümlesi olarak karşımıza çıkan şu ifadelerle karşılaşıyoruz: “Ehl-i Mushaf çoktur ama ehl-i Kur'ân gerçekten azdır.” Şu cümleler de buna bir başka örnek: “Bugün kendisine Müslüman'ım diyenler dahi Hz. Muhammed'in hakikatinden perdelidirler. Hz. Muhammed'in sosyolojik anlamda yolunu izlediklerini söylerler, ama hakikatine muttali olan Muhammedî sayısı gerçekten çok azdır. Müslüman çoktur da, mümin azdır. Bu ayrımı Kur'ân yapmaktadır.” Halbuki bizatihî kitabın içinde, tasavvuf tarihinde sert ayrımlar olmadığını da izah ediyor Mahmut Erol Kılıç. Örnek olarak, “Tasavvuf tarihinde en sert ayrım olarak görülen şey, vahdet-i vücud/vahdet-i şuhud ayrımıdır, o dahi ciddi bir ayrım değildir.” diyor. Durum buyken, sert ve keskin hükümler, kanaatimizce kitabın ana mesajıyla uyum değil, tezat teşkil ediyor.

Kitapta akıp giden sohbeti takip ederken dikkati çeken, bir başka soru işareti uyandıran nokta, eşyanın hakikatine, künhüne vâkıf olmanın neredeyse tasavvufa tahsis edildiğini hissettiren satırlar. “Şerhinde hocaların ilmi yetersiz kalır” gibi cümleler kitapta ara ara karşımıza çıkıyor. “Tasavvuf İslâm'ın sır perdelerini aralayan öz ve seçkin insanların yolu olduğundan...” veya “Ancak sayıları çok azalan mahdut bazı insanlar bunun anlamını bilmektedir” gibi ifadeler de. Bu ifadeler deyiş yerindeyse 'seçkinci' bir çağrışım uyandırıyor ve insanın aklına “Durum buysa, 'Müslüman çoğunluk'un elinde, bu 'mutlu azınlık'a künhüne vâkıf olamadan teslimiyet göstermesi mi gerekiyor?” kabilinden itiraz sorularını düşürüyor.

Veliler, belki başka yerdedir…

Evvele Yolculuk'ta, sohbetin akışı içinde mazur görülebilir olan, ama yayına hazırlık aşamasında sohbeti gerçekleştiren Sadık Yalsızuçanlar veya kitabın editörü tarafından düzeltilmiş olması gereken birkaç ciddi bilgi yanlışı da çıkıyor. Meselâ, Sıffîn Savaşı'nda Amr ibnü'l-Âs'ın Emevî ordusunun mızraklarının ucuna kılıç taktırmasının ardındaki düşünceye dair tesbiti, konuyla ilgili tarihî beyanlarla örtüşmüyor. Birkaç söz de, kitabın 'yayına hazırlık' boyutu için edelim: “Tasavvufun Yeryüzü Hayatı Hz. Âdem'le Başlar” bölümü, kitabın bütünü içindeki sıcak tasavvuf sohbetine biraz aykırı düşen, çok fazla malumat ve ayrıntı yüklü, ve ihtimal ki evvelce kaleme alınmış bir çalışmanın soru-cevap formatına dönüştürülmüş bir hali niteliğinde. Bu bölüm, kitabın en sonunda bir 'Ek' olarak meraklısının dikkatine sunulsa, sanırım daha uygun olurdu. Sohbetin bazı kısımlarında tek bir paragrafın bir, iki, hatta üç sayfaya kadar uzayabilmesi de, kitabın daha rahat okunabilirliği açısından bir engel teşkil ediyor.

Bu notlarımızla birlikte, genel anlamda temiz, özellikle ilk seksen sayfasında neredeyse tek bir tashih hatasıyla bile karşılaşmadığımız; sayfa düzeni olarak göz doldurucu; muhtevası itibarıyla da zihin ve gönül açıcı bir kitapla yüz yüze olduğumuzu bir kez daha belirtelim. Kitabın sayfaları içerisinde en sevdiğim cümleleri de aktarmadan geçemeyeceğim: “Allah'ın velileri olmazsa yeryüzü deveran etmez. Vardırlar, ama belki bizim aradığımız yerde değillerdir. Biz belki bir veliyi camide imam olarak arıyoruzdur. Belki biz veliyi bir tekkede, bir dergâhta şeyh olarak hayal ediyoruzdur. Oysa ki, belki bir caminin tuvalet bekçisidir. Bir kabristanın bekçisidir belki...”

Bu fikir ve feyiz dolu tasavvuf sohbeti için Mahmud Erol Kılıç'ın aklına ve gönlüne sağlık diyor, sohbeti gerçekleştiren Sadık Yalsızuçanlar'a da böyle bir kitabın ortaya çıkmasına vesile olan gayreti ve enerjisi için teşekkür ediyorum.

Zaman

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*