BAŞLANGIÇTAKİ HİKAYE
Bir önceki tağşiş listesinden başlıyor. “Oxford’dan beni çok istediler, ama ben elimin tersiyle itip bıraktım. Memlekete döndüm ve tarıma atıldım” hikayeleriyle başlıyor. Bu tür hikayeler; belirsiz kadın girişimciler, uzun süredir devam eden köy kooperatifleri ve bilinen meleklerin kar amacı gütmeyen tarım dernekleriyle dolu. “Ne yiyip içtiği, çocuklarının okul taksitlerini neyle ödediği” bilinmeyen meleklerin projelerinden kaçınmak gerekiyor. Karşılaştıklarında bir adım geri atmak, durumu izlemek ve anlamaya çalışmak önemli. Önceki listelerdeki olay da keçi sütüydü. “Keçi sütü anne sütüne en yakın şey”… Ve sonuç bilinir. Patladı. Sistem, Tarım Bakanlığı’nın habersizce firmaların ürünlerinden rastgele numuneler alması ve analiz ettirmesi üzerine kurulu. Çıkan sonuç firmayı ikna etmeyince, şahit numune alma olayı devreye giriyor. “Sertifikalarımız şunlardır, analizlerimiz bunlardır” gibi boş laflardan uzak, içerik neyse analizde de o çıkıyor. “Hayaller keçi sütü, gerçekler inek” sonucuna böyle ulaşılıyor. Sonrasında firmadan gelen basın açıklamaları, sosyal medya hesaplarında bulunan aniden gelen “Ayy biz size çok güveniyoruz, bizce bu analiz yalan, tek sizin söyledikleriniz gerçek” yorumları… Bir süre sonra bu analizler de unutuluyor. Firma cezasını ödüyor ve işine devam ediyor. “Güvenilir keçi sütü firması” olarak tanınmaya devam ediyor. Burada önemli olan, basın açıklamasındaki “bulaşım” ifadesi. Kimse sormuyor “ne bulaşımı?” Tiyatro gibi, 50-60 keçi var, bunlar günde 100 litre süt verir. Ancak, firmanın ürünü memleketin süpermarketlerine dağılmış, diğer doğal ürün dükkanları da bunları almış. Reklamlar her yeri sarıyor. Çocuğuna bu sütten içirmeyen influencer kalmamış. Memleketteki tüm keçileri toplasan yine bu kadar keçi sütü elde edilemez. Gerçekten ne aldığını bilmiyorsun, muhtemelen inek sütü alıyorsun. Hangi tankta ne yapıyorsan o tanka döküyorsun, pişirip, bunu keçi sütünden mamül diye satıyorsun. Yani klasik bir dolandırıcılık durumu. Özeti bu. Sonuç ne? Muhtemelen ürün daha çok satıyor.
KİYMA SORUNU
Şimdi günümüze gelelim. Sürekli kıymalı bir şey yememeniz gerektiğini yazdım; markette hazırlık kıyma almamanızı önerdim. “Kasaba gittiğinizde dikkat edin, kasap size sırtınızı dönmesin” demiştim, hatırlarsınız. Yayınlanan listedeki kıyma ürünlerinin yarıdan fazlası merdiven altı ürünler. Bunlar arasında at, eşek, domuz gibi hayvanlar var. Sonuçta bu hayvanların kullanıldığı kültürler mevcut. Ama ben kişisel olarak ne yediğimi ve ne istediğimi biliyorum, eğer dana eti yemek istiyorsam ve sen de bunu bana “dana eti” olarak satıyorsan, durum değişiyor. Hele ki ortada sağlıklı hayvanlar ya da kontrol olmadığı açık. Perişan durumdaki atlar ve eşeklerin kıymaya dönüşmesi ve bunun pidecilere, köftecilere satılması gerçekten iğrenç bir durumdur. Et konusunu kısaca özetleyeceğim. Canlı hayvanlar kilo fiyatıyla satılır. Örneğin, 650 kilo ağırlığında bir sığır alındığında, bu devlet memuru tarafından kontrol edilip onaya tabi tutulur. Sonrasında et arabalarıyla kasaplara dağıtılır; 650 kiloluk bir canlıdan 300-350 kilogram karkas elde edilir. Fakat geride kalan 300 kilo nereye gider? Deri, paça, tırnak, kuyruk gibi şeyler sakatatçılara satılır. Kesim sonrası, merdiven altı kıymacılar devreye girer. Kaydetmek istemediğiniz her şey, yani sokak hayvanlarının bile, dev kıyma makinelerine dökülür. Ve bu ürünlerin fiyatı, en yüksek 100 lira olur. Pidecilere, köftecilere ve marketlere çeşitli seviyelerde satılır. Bunların gıda mühendislerinin gözü önünde yapılacağını bilmek önemli.
Bir insanın karakteri mesleki unvanıyla değişmez. Kişinin kötü niyetleri varsa, bu durumu çok daha da kötüleştirir. Sektördeki merdiven altı gruplar, şap karantinasında veya hastalıktan ölen hayvanları toplayan kişilere kadar uzanıyor. Sokaklardan köpek toplayan gruplar bile var. Herkesin gözlerinin önünde gerçekleşiyor ve sonuçta sahte ürünler etrafı sarıyor. İnsanların karşısına çıkan sağlıksız gıdalar, dikkat edilmediğinde oldukça tehlikeli hale gelebilir. Gıdacıların ve mühendislerin dikkatini çekmek de önemli. Yani et meselesinin ortasında durmak zorundayız. Gıda mühendisleri, veterinerler ve kooperatifler gibi birçok insan gıda güvenliğine değinmeye çalışıyor. Ancak hepsi aynı hedefe ulaşmaya çalışıyor; sağlıklı ve kaliteli gıdalar üretmek. Özetle, tüm bunların arasında da bir ilişki var; şayet ihtiyaçları karşılanan gıdalar güvenilir değilse, büyük kayıplar yaşanır.
Sonuç olarak, bu tür sahte ürünler ve sağlıksız gıdalar gündelik yaşamımızda karşımıza çıkabilmekte, bunlara karşı bir farkındalık geliştirip dikkatli olmak gerekiyor. Yaşanan bu gelişmeler, ahlaki bir çöküşün göstergesi olarak değerlendirilmeli ve toplum olarak buna karşı bir bilinç oluşturmalıyız.