Can İzbul'un yazısı…
Bu yazının konusu olan “Açılım”a geleceğiz ancak ona geçmeden, bir önceki yazımıza ilişkin bir not iletmemiz gerekiyor:
Genelkurmay'ın alınacak füze savunma sisteminin yaklaşık 1 milyar Dolara mal olacağını açıklamış olması önemli. Cuma sabahı (Genelkurmay açıklaması öncesinde) geçtiğimiz yazıda, diğer birçok gazeteci gibi, haberin ilk geldiği, ABD'deki verileri temel almıştık.
ABD Savunma Bakanlığı Güvenlik İşbirliği Ajansı sitesinde Türkiye'nin “ihtiyaçları toplamı”nın 7.8 milyar Doları bulmasının beklendiği belirtiliyor. (Söz konusu açıklamaya bu adresten ulaşılabilir http://www.dsca.mil/PressReleases/36-b/2009/Turkey_09-44.pdf)
Yani Genelkurmay'ın vurguladığı 1 milyarlık alım, yakın döneme ilişkin ilk partinin meblağı olabilir. Tabii uzun dönemli planlar konusunda ise karar Genelkurmay ve hükümete ait olacaktır.
Gelelim bugünkü konumuza;
Başbakan Erdoğan'ın “demokratik açılım/Kürt açılımı” çerçevesinde yıl sonunu, somut ilerlemeler açısından çok önemli görmesi, Amerika'nın Irak'tan çekilme takvimi ve Esad yönetiminin ilettiği “Bu işi biraz daha bekletseydiniz Kuzey Irak'taki güçlerle daha rahat pazarlık yapılabilir, dengeler daha oturmuş olurdu” ana temasını içeren telkinleri aslında “büyük resmi” görmeyi kolaylaştırıyor.
“Hızlandırılmış tren”den sonra anlaşılan şimdi de bir “hızlandırılmış demokratikleşme/Kürt politika”mız var. Umarım ikincisinin sonu ilkine benzemez.
Türkiye'nin, henüz Kürt bölgesinin Irak içindeki ağırlığı azalmadan- ABD Irak'tan büyük oranda çekilmeden- kendi içindeki sorunu “yönetilebilir” bir düzeye çekmeye çalıştığı anlaşılıyor.
Peki sonrasında ne olacak?
Muhtemelen, iç düzenlemesi konusunda ciddi bir ilerleme sağlama potansiyelini haiz olduğunu gösteren Türkiye, Kuzey Irak'ın “hamiliği” rolü için hazır hale gelecek. Yani, “evinin içini toparlayıp” dışarı uzanacak.
Tamam da bunu yapacaksa, kimin için yapacak?
Biraz daha bekleyip, Kuzey Irak Yönetimi'nin bölgesel ağırlığının azalmasını sağlamak-Ankara'nın hareket alanını genişletmek-, bu arada iç düzenlemelerin hazmedilmesine zaman tanımak daha akıllıca olmaz mıydı? Acele niye? Bu sadece “ön almak”la açıklanabilir mi?
Soruları çoğaltabiliriz…
Hamleleri zamana yayarak Türkiye'nin bölgedeki etkisini daha da arttırmak mümkün değil miydi?
Yoksa olası bir erken seçimden önce “işi rayına oturtup” meyveleri toplamak için mi acele ediliyor? Ama bu arada Türkiye'nin bölgesel ağırlığını daha da arttırma şansı kaçırılmıyor mu?
İç politik hesaplarla dış aktörlerin beklentileri, daha doğrusu bu ikisinin “zamanlaması” örtüşüyor mu?
Bu örtüşme, işlerin “gereğinden hızlı” – PKK silah bırakmadan, ABD bölgedeki varlığını asgariye indirmeden, Irak içinde Kürt Bölgesi'nin ağırlığı azalmadan – gelişmesine mi yol açıyor?
Hızlandırılmış süreçler sancıları beraberinde getirebilir. Üstelik süreç iyi yönetilemezse işler rayından çıkabilir.
Umarım bu “hızlandırılmış açılım”ın sonu “hızlandırılmış tren”e benzemez. Orada facianın faturası emekçilere kesilmiş, “tren hızlandırılsın” diyenlere dokunulmamıştı.
Bu kez de işler yolunda gitmez de tren raydan çıkarsa, fatura “işleri hızlandırın” diyenlere kesileceğine, değiştirilmesi için yeterli zaman bulunmayan eski raylarda hızla ilerlemeye çalışan Türkiye Ekspresi'ne kesilmesin.
Son olarak küçük bir not;
Irak ve Suriye ile gerçekleştirilen ortak bakanlar kurulu toplantıları, Suriye ile vizenin kalkması, hepsi önemli adımlar. Bu gelişmeler şüphesiz ki bölgesel işbirliği ve Türkiye'nin etkinliğinin artması açısından yararlı, ancak belirtmeye çalıştığımız gibi anahtar konu “zamanlama”.
Tabii özellikle vize açılımının Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından taşıdığı sembolik ve stratejik anlamı da sorgulamak gerekiyor. Bu konu da gelecek yazılarda üzerinde durulmayı hak ediyor.
HT