Paris’teki haute couture haftası, bu yıl moda ile sanat arasındaki sınırları yeniden tanımlayan bir platforma dönüştü. Büyük modaevleri, zorlu ekonomi koşullarında müşterileriyle bağ kurmanın yolunu sanat ve kültürde bulurken, defileler adeta birer sanat performansına dönüştü. Özellikle haute couture, doğası gereği modanın sanata en yaklaştığı alan olsa da, bu sezon markaların bu ilişkiyi çok daha bilinçli bir şekilde kurguladığı görüldü.
CHANEL'DE MASALSI BİR PERFORMANS
Chanel’in Grand Palais’deki defilesinde yaratıcı direktör Matthieu Blazy, “Jack ve Fasulye Sırığı” masalından ilham alan dev kıvrımlı asmalarla süslenmiş bir sahne kurdu. Defilenin en dikkat çekici anlarından biri ise ön sırada oturan ve canlı performans sergileyen ressam Joël Blanc oldu. Koleksiyon boyunca sihirli fasulyeler ve altın yumurtalarla bezeli ayakkabılar, çirkin ördek yavrusundan kuğuya dönüşen düğmeler ve gelinliğin peşinden koşan siyah intikam elbisesi, masalsı hikaye anlatımının bir parçasıydı.
DİOR'DA MODERN HEYKEL İZLERİ
Jonathan Anderson, Dior’daki ikinci couture koleksiyonunda Rodin Müzesi’nde 84 yaşındaki Amerikalı heykeltıraş Lynda Benglis’in eserlerinden ilham aldı. Benglis’in lateks ve sim kullanımıyla geleneksel sanat anlayışına meydan okuyan asi heykelleri, Anderson’ın koleksiyonuna renk ve doku olarak yansıdı. Koleksiyonda özellikle Santa Fe ve Ahmedabad’ın farklı coğrafyalarının renk paletleri ve dokuları ön plana çıktı. Anderson’ın Rodin Müzesi’nin bahçesinde sunduğu koleksiyon, akıllara ünlü bir pop yıldızının düğünü için ne kadar muhteşem bir mekan olabileceğini getirdi.
BALENCİAGA'DA DUYGUSAL BİR YAKLAŞIM
Pierpaolo Piccioli’nin Balenciaga için hazırladığı ilk couture koleksiyonu, doğrudan sanatsal referanslar içermese de oldukça sanatsal bir ruh taşıyordu. İtalyan tasarımcı, “Couture sadece elbiseyle ilgili değil, bir zihin durumudur” diyerek koleksiyonun ardındaki duygusal felsefeyi özetledi. Piccioli’nin tasarımlarında bir şarkıdan, filmden veya bir sanat eserinden alınan o özel hissi yaratma çabası belirgindi.
ALAÏA'NIN MİRASI VE DÜRÜSTLÜK
Azzedine Alaïa Vakfı, moda tutkunları için bir hac yeri olmaya devam ediyor. Vakfın sorumlusu Carla Sozzani, Alaïa’nın mirasını “dürüstlük” olarak tanımlarken, moda dünyasında bu kavramın ne kadar zor kazanıldığının altını çizdi. Alaïa’nın stüdyosu, ölümünden bu yana dokunulmamış halde korunuyor ve vakıf arşiv, kitap ve sanat eserleriyle dolu bir hazine niteliği taşıyor.
STANDING GROUND'UN YARATICI DURUŞU
İrlandalı tasarımcı Michael Stewart’ın Standing Ground markasıyla Paris’teki ilk couture defilesi moda dünyasında heyecan yarattı. Stewart, akşam giyimine modern yaklaşımıyla özel müşteri portföyünü genişletirken, moda sisteminin bazı geleneklerine de nazikçe direniyor. “Tasarımcılar olarak her sezon her şeyi terk edip yeni bir şey üretmek zorunda hissetmemeliyiz” diyen Stewart, güzelliğin kendisi için değil, biraz “kaçık” bir anlayışla ele alınması gerektiğini savunuyor.
HİNT ESİNİ VE KÜLTÜREL BAĞLAR
Rahul Mishra, 2020’de Paris couture takviminde yer alan ilk Hint tasarımcı olarak koleksiyonunda Michelangelo’nun ünlü bir sözüne atıfta bulundu. Mishra, antik Hint zanaatkarlarının taşı sonsuz ilham perilerine dönüştürme felsefesini yansıtan koleksiyonunda, kıyafetleri modellerin omuzlarının üzerinde yükselen devasa formlarla sundu. Manish Malhotra ise Bollywood’dan gelen sinematik duyarlılığını Paris sahnesine taşıdı. “Maa” (Anne) adını taşıyan koleksiyonu dört bölümden oluşan Malhotra, annesine adadığı bu koleksiyonla küresel bir platformda kendini tanıtmayı amaçladığını söyledi.
SANAT GALERİSİNDE MODA TUTKUSU
Bir zamanlar Versace’nin Paris’teki amiral mağazası olan Opera Galerisi, şimdi moda tutkunu Brezilyalı ressam Gustavo Nazareno’nun sergisine ev sahipliği yapıyor. Afro-Brezilya tanrılarını couture benzeri kumaşlarla ve 1980’ler Vogue Italia pozlarıyla resmeden Nazareno’nun tabloları o kadar cezbedici ki sergideki eserlerin çoğu şimdiden satılmış durumda.