Daha 17 yaşında başladığı gazetecilik hayatında 19 yılı geride bıraktı. Kimileri onu başarılı röportajlarıyla bildi, kimileri yaptığı yanlışları diline doladı. Hataları için “O zaman acemiydim artık büyüdüm” diyen Balçiçek Pamir şimdi Habertürk 'te ses getiren işler yapıyor, “Türkiye'deki medya da evrimini tamamlamalı, günahlarıyla yüzleşmeli” diyor.
Gazetecilik hikâyeniz nerede, nasıl başladı?
Notre Dame de Sion 2. sınıftayken, Cosmopolitan'da. Orada yazı yazıyordum, röportaj yapıyordum. Daha çok da çeviri yapıyordum. Daha sonra Yeni Aktüel dergisine geçtim.
Cosmopolitan nereden aklınıza geldi?
Bir arkadaşın Cosmpolitan'da çalışıyordu. “Ben de yazı yazmak istiyorum. Senin alakan yok bunlarla, ben ölüyorum” dedim. “Dur bir konuşalım” dedi. Öyle başladım.
Yeni Aktüel 'e geçişiniz oldu peki?
Ben böyle acayip heyecanlı ve hırslıyım. Ercan Arıklı bana 'Ne yapmak istiyorsun' diye sorunca 'Böyle daha siyasi bir şey yapmak istiyorum' dedim. 'Tamam sen bir Alper'le görüş' dedi. Alper Görmüş o zaman Yeni Aktüel'in başında. Ben de gittim, bir rapor hazırladım 'Yeni Aktüel dergisi nasıl olmalıdır' diye. Böyle bir had bilmezlik olabilir mi!
Yaş kaç bu arada?
19! Ben hayatımda böyle bir kendini bilmezlik görmedim. O Alper o raporu aldı ve ertesi gün beni aradı “Gel” diye. Dedi ki “Sen müthişsin, gel burada başla. Şaka gibi… Ve benim ilk yaptığım çalışma dergiye kapak oldu: 'Gençler politikayla ilgili ne düşünüyor.”
Sizin bir de Ankara gazeteciliği döneminiz var.
Çünkü Ankara'yı koklamadan gazeteci olunacağına inanmıyorum. O bürokrasiyi o hantallığı görmek gerekiyor. Orada yapmadığım iş kalmadı, gazete kesmekten arşivciliğe kadar. Sonra yedi sene Ankara yetti. Evlenince İstanbul'a geldim. Sabah grubunda dergi koordinatörü oldum. Sonra da gazetede eklerden sorumlu yazı işleri müdürü.
'Sitcom gazeteciliği' denen bir şey var şimdi. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Öyle bir duyarsızlaştırmaya doğru gidiyoruz ki… Kıyamet kopuyor Türkiye'de: Planlar, gömülü silahlar, laik-antilaik kutuplaşmaları, Türk Kürt mahalleleri… Kötü bir süreçten geçiyoruz. Geçmemiz lazım. Normalleşme, diye bakıyorum ben bunlara çünkü iyiye gidiyoruz. Ama çok sancılı. Bütün bunlar olurken, bütün bunlar yokmuş gibi, biz işin şov tarafındayız. Sitcom gazeteciliğinde beni asıl rahatsız eden o. Yoksa tabii ki olacak. Tabii ki Ayşe Arman yazacak, biz keyifle okuyacağız. Benim eleştirim bunun bize gündem diye dayatılmasına. Gündem bu değil. Bütün bu olan biten önemli değil, kafamıza başörtü taktık Reina'ya gittik…
Buna karşı tarafı anlama çabası diyemez miyiz?
Nasıl anlama çabası? Siz hayatınızda hiç Ayşe'nin giyindiği gibi bırakın Fatih'te Taksim'de dolaştınız mı? Üstünüzde straplez, şöyle topuklar, böyle yapılı saçlar… Mutlaka laf atan olurdu. Bunlar gerçekler. O yüzden de gülüyorum. Ayşe'ye de eleştirim “Niye bunu yaptın”dan çok. “Bu sit-com gazeteciliğini birileri bize dayatmaya çalışıyor. Sen de bunun unsurlarında biri oluyorsun.”
Geçmişteki yazılarınızda siz de Amerika seyahatlerinizi, “New York'ta asansörde şu ünlüyle karşılaştım” gibi şeyleri anlatıyordunuz.
Şimdi, bu benim tercihim değildi. “Şunu yaz” gibi yönlendirmeler vardı. Benim şanssızlığım ya da şansım çok genç yaşta gazetede bulunduğum noktaydı. O yüzden de bocalamalar oldu, yanlışlar yaptım. Bugün de altına imzamı atmak istediğim yazılarım var. Ama hiç görmek istemediğim yazılarım da var.
Ne tür yazılar mesela?
Mekân yazıları yazmasaydım da olurdu. İnsanlar okusa ne olur okumasa ne olur. Gurme değilim, bir şey değilim Her şey hakkında yazmışız bir dönem. Hâlâ köşe yazarı oldum diyemem. Ben köşemde haber olsun, yeni bir şey verebileyim hedefindeyim. Zaman zaman bunu veremediğim dönemler oldu. Benim de gelişimim kolay olmadı. Evet ben de yaptım. Ama siz de, sitcom gazeteciliğinden bahsediyorum, bir silkinin, siz de bir gelişin, bir evriminizi tamamlayın. Yeter artık! Sitcom değil herşey. Bütün Türkiye temizleniyor. Medya niye temizlenmiyor?
Niye temizlenmiyor?
Bilmem. Bir bilsek…
Soru varsa cevabı da vardır.
Tam net değil aklımda. Ama şunu söyleyebilirim: 12 Eylül'le hesaplaşıyoruz, Dersim'le hesaplaşıyoruz. Ama medya olarak kendi günahlarımızla hesaplaşmıyoruz. Hesaplaşan çok küçük bir kesim var. Onları da 'tu kaka' ilan ediyoruz. Hem hesaplaşamama ve korku var hem de kıskançlık. Minik kıskançlıklar ve büyük egolar bazı şeyleri doğru yapmamızı engelliyor.
Kim mesela hesaplaşanlar?
Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Birand, Ahmet Altan… Alper Görmüş mesela. Meslektaşlarına da hesap soruyorlar. Oral Çalışlar geçenlerde Yılmaz Özdil'e hesap sordu “Two size!” manşetleriyle alakalı. Bizim oturup bir şeyler yapmamız lazım. Elimizi vicdanımıza koymamız lazım. Medyanın çok günahı var bu ülkenin yaşadığı felaketlerde. Tüm o geldi gittilerde medya etkili, hatta bazen çok etkili.
Medyanın günahlarıyla ne kastettiğinizi biraz somutlaştırır mısınız?
Hükümet değişiklikleri… Darbeler moderniyle, postmoderniyle.. Bazı yargı süreçleri, Ahmet Kaya mesela… Şunu da söyleyeyim. Genelkurmay'ın e-muhtırası hâlâ internet sitesinde duruyor ve biz bu konuda bir şey yazmıyoruz.
Osman Can kitapları bıraktı: Güm!
Karşıt Görüş'teki Osman Can – Sabih Kanadoğlu programının perde arkası nasıldı?
Çok gergindi. Osman Can geldi, “Merhaba” dedi. Kitaplarını bırakırken öyle bir sert bıraktı ki, elinden kaçtı aslında… Güm! Sabih Kanadoğlu orada oturuyor. “Çok sert bıraktınız” dedi. Osman Can da “Elimden kaçtı” dedi. Yoksa biz programa başlayamayabilirdik. Ben de çok gerildim. Programdan çıktıktan boynum sırtım, her tarafım ağrıyordu.
Programdan sonra onlar nasıl hissediyordu?
Ertesi gün aradım. Problem yok gibi gözüküyordu.
Mesela Sabih Kanadoğlu, yenilmiş gibi hissediyor muydu?
Sabih Bey'de daha çok “Acaba ben doğru mu yaptım?” havası vardı. “Yenilmiş”ten çok, “Bu, genç bir arkadaş, biraraya gelmekle doğru mu yaptım?” havasını sezdim ben. Osman Can'ın havası iyiydi.
O TARTIŞMANIN VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN
Ayşe alınmasın, karşıda tartışma başka
Televizyondaki tartışma programları ne kadar zihin açıcı sizce?
Herkes birilerini alıyor kavga ettiriyor, reyting yapıyor. Hep aynı isimler ve aynı fikirler. Bir yerde görüyorum bir gazeteci büyüğümü, bir saat sonra çeviriyorum, başka bir kanalda. Daha komiği önceki kanalda karşısındaki kişi onun fikrini çürütmüş. Ama o ikinci kanalda da aynı fikre devam ediyor. Trajikomik olaylar…
Siz Karşıt Görüş programını tasarlarken neyi hedeflediniz?
Biz “Asla bir araya gelmez bunlar, gelse de ne konuşurlar” denen insanları biraraya getirmeye çalıştık. Ve kavga etmeden, gürültü olmadan, tabii ki gerginlik olacak ama hakaret etmeden, bağırmadan, düzgün tartışılabilir… Bunu kanıtlamak için girdim bu işe.
Ve çok mutluyum ki düzgün tartışma programları da acayip reytingler alabiliyormuş. “Hâlâ umudum var” durumu oldu bende.
Bir iki tane örnek var ki kitap olacak mesela. Karşıt Görüş kitapları olacak. Yayınevlerinden talep geldi. O kadar fikir konuşulmuş ki bunlar kitap olacak. Demek ki insanlar bunları saklamak isteyecekler.
En iyi tartışmalar hangileriydi size göre?
Mesela Etyen Mahçupyan – Mümtaz Sosyal tartışması, ulus devlet tartışması. İhsan Eliaçık – Erol Yarar müthiş bir tartışmadır. İşte karşı mahalleyi anlama odur. Çünkü karşı mahallede bir şeyler oluyor. Karşı mahalleyi anlamak, kafana bir şey takıp da Reina'ya girmek değil kanımca.
Ayşe alınmasın. Karşı mahallede başka bir tartışma var. Karşı mahallede Kuran okumasından sosyalizm mi çıkar, kapitalizm mi çıkar tartışması var. Başka bir şeyler oluyor orda. Onlara bakmak lazım. O beni müthiş doyuran bir söyleşi oldu.
E Osman Can – Sabih Kanadoğlu tartışmasını herhalde söylememe gerek yok. Osman Can yeni bir ufuk yeni bir pencere açtı tüm Türkiye'ye.
CHP'ye oy saplantısı
Sağ partiye oy vermeme saplantım var, diyorsunuz…
Benim rahmetli babam TİP'liydi (Türkiye İsçi Partisi). Büyükbabam da sol gelenekten. Hayatımda hiç sağ partiye oy vermedim.
Bir şeye saplantı dediğiniz andan itibaren, onunla hesaplaşmaya başlıyorsunuz, demektir.
Hesaplaşıyorum ama bu “Sağ partiye düzgün bakmıyor muyum?” hesaplaşması “Sinirlendiğim halde niye sol partiye oy veriyorum?” hesaplaşmasına dönüştü. Gerçi son seçimde ona oy vermedim ama bir önceki seçimde CHP'ye oy verdim. “Niye CHP'ye oy veriyorum hesaplaşması” var bende.
Babanız TİP'li olduğu için geçirdiğiniz zor günler oldu mu?
Çok… Herkesinki gibi…
Nasıl zor günler?
Babam bu kimliğiyle ön plana çıkmak istemedi. O yüzden çok anlatmak istemem. Ama zor dönemlerdi…